Sapiunt

Evrimin zirvesi insan olarak bilinirdi, uç yırtıcı. Uzuvları farklı yerleşmiş formlarda insan türevleri; kasları daha güçlü, bedeni daha esnek…. Kendi kapasitesini aşan varlıklar üretebilecek gelişmiş beyin… 5000’lere gelindiğinde, şartlar fazlasıyla ağırlaştı, ozon tabakası olmayan yaşama adapte olunsa da besin bulmak isteyen insan gezegeni yok ediyordu. Dünya yaşamı yok oluyordu. Güneş, enerjisini aktarırken bitkileri yok ediyordu. Su kaynakları tükenmek üzereydi. Bir kaç sayılı kaynak için çıkan savaşlar gezegenin nüfusunu tüketiyordu. Hastalıklardan kurtulmanın yolu biliniyordu, insan ömrünü uzatmanın yolu biliniyordu. Güneş tenleri kavuruyordu ve bunu tedavi edecek ilaçlar için kaynaklar tükenmişti, üstü kapalı şehir devletlerine sığınıyordu sağ kalabilenler. Ay’da yaşayan bir koloni vardı. Gezegeni terk etmek için yürütülen projeler büyük kazalar geçirmişti. İnsanoğlu zekasını, teknolojisini kullanmak için hayatta kalmak zorundaydı ancak uyum sağlayamıyordu. Bunu 10000’lere kadar sürdürebildi.

M.S. 40000, DÜNYA

Mars’tan farkı yoktu. Atmosfer yok olmuştu. Sıcak, yaşamı tüketmişti sadece nadiren rastlanan on binlerce yıllık beton yapılar kalmıştı. Onlar bile her geçen gün yok oluyordu. Üzerinde kavurucu rüzgarlar esen gezegen, ıssızdı. İnsanoğlu yok olmuş görünüyordu. Ama atalarının attığı bir adım, bir zamanların Dünya ve insan kültürünü sonsuza dek yaşatmayı başaracaktı. Bu ölü gezegen, ölü güneş sistemi artık cansız görünüyordu ancak çok daha uzaklarda bir keşif yapıldı. İnsanlığı ya da kültürünü yok olmaktan kurtaracak bir keşif.

-Girebilirsin Burf
-Nasıl oluyor da her seferinde ben olduğumu anlayabiliyorsunuz?
-Yapma Burf, ben bu yüzden bu koltuktayım. Bir şeylerden haberim olmalı.
-Haklısınız efendim. 27. bölgede izinsiz iniş yapan bir cisim belirlenmiş.
-Ekibi gönderdin mi?
-Gönderdim efendim, ayrıntılar birazdan ulaşır.

Çok geçmeden açık duran kapıda ekipten bir kişi belirdi. “Efendim bunu görmelisiniz.” Elinde bir çip vardı. 27. bölgeyle bağlantı halindeydi, cismin ilk görüntülerini ve diğer verileri alıyordu.

“Oldukça amatör bir teknolojiyle yapılmış, Sapiunt dışından olma ihtimali neredeyse kesin. Bir keşif sondası olabilir.”

Çipteki görüntüler Fusce’nin önünde belirmişti. Dokunulabilir hologram görüntüleri üç boyuttan fazlasını sunuyordu; iç yapı ve yıpranmış parçaların hasarsız ilk halleri.

Burf hızla yaklaştı. “Tarama verilerini göster”.
Ekipten gelen adamın verilere ulaşması bir kaç saniye sürmüştü. Yüzlerce sayı vardı, “Mekanik yapı, ıvır zıvır.” dedi Fusce. Başka bir şey arıyordu, çok geçmeden fark etti; en ufak canlı izi yoktu. Cisim kendi başına gelmiş olmalıydı ya da uzaktan kontrol ediliyordu, ancak öyleyse bu dış bağlantı ilk taramada görülürdü. Araç yapay zeka kontrolünde olmalıydı.

“Gidiyoruz Burf, ekibe söyle güvenliği artırsınlar.”

27. Bölge yaklaşık 7 dakika mesafedeydi. Güvenlik birimlerinin araçları anında müdahale için en ileri teknolojiyle üretilmek zorundaydı. Fusce bir çok olayda bizzat kendisi gitmeyi tercih ediyordu. Araçların daha hızlı -ki ölçümlerde ses hızını aşabiliyorlardı- ve güvenli olanları için Enstitü’nün tamamlanmak üzere olan bir projesi vardı. Yakında kullanıma sunacaklardı.

Yolda fotoğraflara tekrar bakan Burf, cismin bir hayli yıpranmış olduğunu tekrar fark etti. Parçalanmış kısımları oldukça fazlaydı. Muhtemelen atmosfere girdiğinde hasar görmüştü. Ancak kesin konuşmak için erkendi.

27. Bölge nispeten ıssızdı. Bu da iniş yapan aracın incelenmesini daha güvenli kılıyordu. Vardıklarında Fusce, ekiple kısa bir görüşmenin ardından karantina bölgesindeki araca doğru yürümeye başladı. O gelmeden önce ekip, bulaşıcı hastalıklardan patlayıcı maddelere kadar bütün taramaları tamamlamıştı. Ancak dokunma yetkileri yoktu. Fusce cismin bir metre önüne kadar gelmişti. Ön yüzeyde dairesel bir cisim fark etti. Burf’e onları işaret etti. Tarama verileri bol miktarda altın ve bir miktar uranyum içerdiğini gösteriyordu. Üzerinde semboller ve çizimler vardı. Onun incelenmek üzere alınmasını emretti bunu onlara söylerken aracın giriş kapısı gözüne çarptı, tırmandı ve içeri girdi. Fusce’nin bu cesaretini ekip her zaman takdir ederdi. Bu tür davranışlarından dolayı büyük tehlikeler yaşasa da bir şekilde kurtulabiliyordu. Ekip ona adeta hayrandı. İçerde bir pilot için yer yoktu. İçerisi oldukça karışıktı. Altın dairelerin üzerindeki çizimler anlamlandırılana kadar araca kimsenin dokunmamasına karar verdi. Ekibe bunu bildirdi ve Burf’le birlikte oradan ayrıldı. Burf tüm verileri almıştı zaten.

Güvenlik Kulesine döndüler. Sapiunt’taki en yüksek yapıya, ve en güvenlisine. Bu kulenin inşası için komşu gezegenlerden özel bir madde taşınmıştı. Sapiunt’un Kalbi deniyordu genelde oraya. Yöneticiler, güvenlik birimi ve Enstitü orada bulunuyordu. Sapiunt üzerinde yaşayan tek bir halk vardı. Ayrı ayrı kurulmuş olan devletler yüz binlerce yıl önce zorlaşan şartlar ve önemli enerji kaynaklarından olan yıldızın sönmesiyle birleşme kararı almıştı. O günden sonra halk birleştirilmiş güçleri ile toparlanmayı başarmıştı. Enerji kaynağı olarak uranyum kullanıyorlardı, sönen yıldız onları evrene yönelmeye zorlamıştı, uranyumdan oluşan bir gezegen keşfettiklerinde ise onu taşımak uğruna Sapiunt’u aç bırakmışlardı bir kaç yıllık kıt günler, gelecek için şarttı bu süre boyunca halk asla şikayet etmemişti, zor günlerdi. Ancak uranyumun gelmesiyle gelişen şartlar, Sapiunt’ta evrimsel süreçleri de başlatmıştı. Beyinlerdeki gelişim telekinetik güçleri de artırmıştı. Önceleri insanlara benzeyen Sapiuntluların tenleri sürekli yaşadıkları gece yüzünden grileşmişti. Küçülmüşlerdi de. Duyuları güçlenmişti. Çekinik 6. duyu ortaya çıkmıştı. Cisimlere aktarılan beyin ya da onların deyimiyle “tekdüze zeka”. Herhangi bir alete herhangi bir görev için geçici bir süre hayat verebiliyorlardı, sadece dokunarak. Bu onların gelişim süreçlerini hızlandıran en avantajlı adaptasyonları olmuştu.

Kulenin inceleme odasına çıkan Burf ve Fusce, verileri Xeya’ya verdi. Enstitünün yapay zekası, çekici bir ses tonu vardı. Verileri odaya yaydı. Yıpranmış bir dizi fotoğraf Fusce tarafından fark edildi. Ayrıntılı görünüm için onları yaydı. Atalarına ve Sapiunt’un uzak geçmişine benzeyen fotoğraflar. Ancak ellerindekilerle karşılaştırınca bunlar çok daha farklıydı. Fusce, anlam veremiyordu. Atalarının gönderdiği bir sonda yüz binlerce yıl sonra geri mi dönmüştü?

“Bu fotoğraflar” dedi Burf. Xeya’nın karşılaştırmaları tam tersini gösteriyordu ancak devam etti. “Bize anlatılan Sapiunt efsaneleri gibi. Bir yıldızımızın olduğu dönemler… Eğer öyleyse, renkli günlermiş”

Fusce , Xeya ile aynı fikirdeydi, bu fotoğraflar atalarına ait görünmüyordu ancak öyle olmamasını dileyerek konuştu; “Haklı olsan iyi edersin Burf, umarım fotoğraflardaki bu tuhaflığın sebebi başka bir gezegendeki yaşam değildir.”
Xeya, sondanın sistem geçmişini inceleyerek sadece son 10 yılına ulaşabilmişti. Ve bu, sadece yolculuk yapan bir araç geçmişi sunmuştu, on yıldan fazla süredir boşlukta ilerliyordu. Yazılımı onu herhangi bir yüzeye çarpacak olursa o yüzeye zarar görmeden indirebilecek bir dizi algoritma içeriyordu, bu şekilde sağ kalabilmişti.

Bu sırada Fusce fotoğraflara bakmaya devam ediyordu. “Xeya şu altın daireyi göster, sanırım bir şeyler buldum” Altın dairenin hologram görüntüsü Fusce’nin önünde belirdi. Arka yüzününün sol kısmında patlamaya benzer bir sembol vardı. Bu, bulunan fotoğraflar arasında da vardı. Fotoğrafta bunun ne olduğu yazıyordu ancak o harflerin ait olduğu bir dil bilinmiyordu. Xeya’ya geri kalan sembolleri araçta bulunan cisimlerle karşılaştırmasını emretti. Bu seferki eşleşmeler oldukça anlamlıydı. Fakat, Xeya bu eşleşmelerden hikayeyi oluşturamıyordu. Verileri Fusce ve Burf’e sundu. Uzun bir sessizlik oldu. Sonunda Fusce “Dil Bölümü’nden Grena’yı buraya gönderin” dedi.

Grena, bir sembol okuyucuydu. Xeya’yı aşan durumlarda ona başvurulurdu. Grena’nın semboller üzerine kurulu bir hayatı vardı. Vücudunda kimsenin anlayamadığı bir sürü şekil bulunurdu ve halk için Enstitü’nün yayımladığı dijital ortama Sembol Bulmacaları hazırlardı.

Grena’yı beklerken; Xeya altın dairede bulunan bir miktar uranyum-238’in 4,51 milyar yıl olan yarılanma süresini kullanarak bir dizi hesaplama yaptı.
“Üzerindeki uranyum miktarına bakılırsa kırk bin yıla yakın bir süre geçmiş” dedi.

Fusce şaşırmış görünüyordu “Kırk bin yıl mı?” diye sordu aslında bu bir soru değildi “Kırk bin yıl sonra bize ulaşan bir sonda, Burf bunu duydun mu?”

-Duydum efendim, fotoğrafların ve sondanın neden bu kadar yıprandığı anlaşılıyor.
-Atalarımızın gönderdiği sonda bizlerin bulması için bugün geri dönmeye ayarlanmış olabilir.
-Umarım öyledir efendim yoksa…
-Yoksa… yalnız değiliz Burf. Eğer öyleyse umarım kırk bin yıl daha varlıklarını sürdürebilmişlerdir.
-Sizce varlığımızı biliyorlar mıydı?
-Bu kadar sürede yalnızca bir araç gönderildiğini düşünürsek, emin değilim ancak sanırım hedef biz değildik Burf, bu sonda bunun için yollanmış olmalı, ya varsak diye.

Xeya taramalara, karşılaştırmalara devam ediyordu. Burf düşünceliydi. Fusce, “ Ya yardım bekliyorlarsa…” diye geçirdi içinden. Bu sessiz havayı Grena bozdu “Bulmaca yazmaktan sıkılmıştım, nihayet gerçek bir iş” diyerek odaya girdiğinde siyah, dar bir pantolon giyiyordu, formunu sabırla koruduğu vücuduna yapışan şeyleri seviyordu. Üzerinde ise Dil Bölümü yazılı beyaz üniforması vardı. Üniformanın boğazını genişletmişti, bir omzunu ve göbeğini açık hale getirmişti. Tuhaf giyinen çekici bir kadındı.
Fusce uzatmadan konuya girdi. “Grena, 27. bölgede gezegen dışı bir araç bulundu” Fotoğrafları işaret etti. “Üzerindeki altın dairede bir kaç sembol var. Semboller için bir kaç önerimiz var, bu durumda hikayeyi oluşturmak sana kalıyor, Xeya…” diyerek sözü Xeya’ya bıraktı.

“Birkaç fotoğraf var, altın daire ile aynı sembollere sahip. Bilinmeyen bir dilde yazılar var. Fotoğraflardan biri sayılardan bahsediyor. Dikey ve yatay çizgilerle anlatılmış. Diğer fotoğrafta patlama benzeri bir sembol ve yanında resim var. Sanırım bir galaksiden bahsediyor ve “patlamadan yayılanlar” gibi gösterilen ışınlara yatay ve dikey çizgilerle verilen sayılar yerleştirilmiş. Sayılar bir sonraki sembolde de kullanılmış. Altın dairenin ağırlığıyla uyuşan bir rakam ve birim var. “gr” olarak gösteriyorlar. gr’nin 1000 katına kg dendiği belirtilmiş. Ve daha bir sürü dönüşüm var.” Fusce bunu atlamıştı. Burf’ün gözleri açıldı. “Bir galaksi haritası. Ve bize kırk bin yıl uzaklıktan biz gezegen ve canlılar…” Sapiunt’ta bilindiği kadarıyla evrende sadece kendileri vardı. Sınırları zorlayacak derecede uzakları taramışlardı ve kimseyi bulamamışlardı. Bu sonda bunu inkar ediyordu. “Umarım atalarımız bir şaka yapmıyordur” dedi. Kimse gülücek durumda olmasa da… Bu keşif henüz gizli kalmalıydı, bu halkta bir panik oluşturabilirdi. Ayrıca her şey yeterince net değildi. “Devam etmeliyiz ve bir an önce bunu aydınlatmalıyız…”

Grena göz kırpmadan izlemiş ve dinlemişti. Altın dairenin hologram görüntüsünü ve fotoğrafları incelemeye başladı. Bu duruma işi bittiğinde şaşıracaktı. Burf, biraz sakinleşmek için içecek bir şeyler almaya gitti. Enstitü, Kule‘nin besinlerini de hazırlıyordu.

Sapiunt’ta bitki yoktur ve canlılar temelde azotla yaşar. Besinler sindirilmez. Bu yüzden bütün yiyecekler sıvı haldedir. Emilim midede ve direkt olur bağırsaklar körelmiştir. Burf, üç tane sıcak potu aldı. Potu, bir bakterinin atık ürünüdür. Tabiki onun işine yaramadığı için atık olarak adlandırılır. Enstitü bu bakterilerden bolca bulunan depolarda halk için potu üretir.

Grena bir şeyler bulmuş gibi, altın dairenin ön yüzeyinde yakın görünüm ayrıntılı tarama istedi. Aradığını şeyleri bulmuş görünüyordu. Gülümsedi. “Evet pekala bu dairenin üzerinde belli bir düzende dizilmiş milyonlarca nano tümsek var. Enstitü’yü biraz yoracağız.” Burf, Enstitü ne yapabilir diye soracaktı ki, Grena devam etti “Bu dairenin yüzeyinde ilerleyen ince bir uca sahip alet üretecekler. Hızı ve yönü sembollerde anlatılmış. Bu ilkel bir disk olabilir, sembollerde ses ile ilgili anlatımlar var. Bazı cevaplar içinde olabilir.” Xeya anlatılanları birleştirdi ve bütün ayrıntıları rapor halinde Enstitü’nün en rütbeli mühendislerine gönderdi. Grena işini yapmıştı. Bırakıp gidemedi, bu onu da tedirgin etmişti. Potu’dan bir yudum aldı ve ayağa kalktı, Fusce’yle göz göze geldi. Uzun süre once aralarında geçenler bir an aklına geldi, ikisi de Sapiunt’a hizmet etmeyi seçmişti. Bu ise ayrılıklarını gerektirmişti. Fusce’yi iyi tanıyordu, gözlerindeki tedirgin merakı fark edecek kadar. Başka bir yaşam formu… Mühendisler aleti yaptığında bu altın disk barış için mi seslenecekti, yoksa savaş için mi?

Aradan bir gün geçmişti. Sapiunt’ta günleri ve sürelerini yönetim ve halk birlikte belirlemek zorunda kalmıştı çünkü sönmüş bir yıldız onlara günler konusunda yardımcı olamıyordu. Günü, Kule’nin konaklama bölümünde biraz düşünerek biraz uyuyarak ve beslenerek geçirmişlerdi. Enstitü ise aralıksız çalışmıştı.

“Salvete quicumque estis; bonam ergo vos voluntatem habemus, et pacem per astra ferimus” Fusce, Grena ve Burf inceleme odasına tekrar döndüğünde, disk konuşuyordu. Enstitü diski çalıştırmak için Grena’nın talimatları doğrultusunda bir alet üretmişti. Disk’teki sesleri okuyabilen bir alet. 55 farklı şekilde muhtemelen de farklı dillerde konuşmalar vardı. Yalnızca biri anlamlı geliyordu. Bu kelimler Sapiunt diline fazlasıyla benziyordu. Odadaki herkes bu cümleyi duyduğunda biraz rahatlamıştı. Xeya’ya çeviri için ihtiyaç yoktu. Çok açık bir biçimde barış için sesleniyorlardı. “Selamlar. Her kimseniz, iyi niyete sahibiz ve evrende barış taşıyoruz” Olası bir tehdit için planlar yapan Fusce rahat görünüyordu ancak gene de tedbirli davranacaktı. Grena’yı şaşırtan şey ise milyarlarca kilometre uzaklıktaki bir gezegenin Sapiunt’a benzer bir dil kullanıyor olmasıydı. “Ne büyük tesadüf” diye geçirdi içinden. “Sanki bu karşılaşma iki gezegenin kaderiymiş gibi”

Diskte daha bir sürü anlam veremedikleri ses vardı. Bazıları fazlasıyla hoş geliyordu bazıları korkutucu bazıları ise tuhaf. Seslerin ne olduklarına dair hiçbir yazılı kaynak bulunmayan araçta bir verici keşfedilmişti. Vericinin geçmişini tarayan Xeya sondanın ilk 50 yılına ulaşmıştı. Evet ilk 50 yıl. Sonda bir alıcıya bazı veriler gönderiyordu bunlar yolculuğu sırasında topladığı bilgilerdi. Gezegenler, konumlar, hızlar, mesafeler. Xeya bunları birleştirdi. Bir modelleme yapmaya başladı. 40 yıl boyunca düzenli hareket eden cisimleri ve 40. yılın sonuna doğru verilerdeki yeni cisimlerin hareketlerinin öncekilerden giderek farklılaştığını gösteren bir grafik hazırladı. Bu Sapiunt’un da dahil olduğu bir kanundu. Büyük bir gezegenin diğerlerini etrafında döndürmesi… Ancak sonda bu alanda 40 yıl kalmıştı. Etrafındaki cisimlerin değişen hareketleri sondanın ne zaman alandan çıktığını belirtiyordu. Ve yaklaşık hızı sayesinde o alanın genişliği belirlenebiliyordu. Fusce “Daha fazla adama ihtiyacımız olacak bir grup oluşturmalıyız. Gezegen bilimci, canlı anatomisti, biyobilimci… neye ihtiyacımız varsa Burf. Onları 27. bölgeye götür.”

“Elbette efendim” Burf, Xeya’ya ihtiyaçları olabilecek uzmanların bir listesini hazırlamasını söyledi. Xeya, on kişilik bir listeyi Burf’e sundu. “Hepsine davet yollandı, daveti onaylayanlara 27. bölgeye gelmeleri söylenecek. Yola çıktıklarında listedeki isimleri yeşile dönecektir.” Xeya işini iyi yapıyordu. Listeyle birlikte odadan çıkan Burf, Grup’la buluşacağı 27. bölgeye gitti. Oradaki Ekip incelemelerini sürdürüyor ve sürekli olarak Xeya’ya gönderiyordu. Ekip, güvenlik uzmanlarından ve araştırmacılardan oluşan bir alt birimdir ve üst seviye olaylara bizzat ilk müdahaleyi yapar.

Bu sırada Grena sondada bir çok şeyin üzerinde bulunan aynı dile ait olduğunu tahmin ettiği harfleri çözmeye çalışıyordu. Fusce, Sapiunt’un teknolojisinin milyarlarca kilometre uzaklığa bir canlıyı yeterli sürede taşıyıp taşıyamayacağını değerlendiriyordu. Bir yandan da Grena’ya bakıyordu. Onunla konuşmak istiyordu. Birlikte geçen eski sivil günlerini silip atamıyordu. Bazen onu da alıp bu hayatı bırakmak geçiyordu içinden ama Sapiunt’un ikisine de ihtiyacı vardı. Ve Sapiunt adına çalışmaya devam ettikleri süre boyunca ayrı kalmak zorundaydılar. “Oraya gitmeli miyiz?” diye sordu . Kararını zaten vermişti ama sordu. Önce oraya bir sonda göndereceklerdi. Ve eğer gerekirse birilerini. Enstitünün ışık hızına çok yakın hızlara çıkabilen araçlar için projeleri vardı. Ama bu yolculuğa dayanabilecek birini bulabilirler miydi bundan emin olamıyordu.

-Gitmeliyiz.
-Bir sebebin var mı?
-Sıcak canlılara benziyorlar ve bizimkine göre çok daha sesli bir gezegenleri var.
-Sadece bunun için mi?
-Hayır, 40 bin yıl içindeki gelişimleri bizden ileriyse bundan yararlanabiliriz.
-Oraya gitmenin zorluğunu düşündün mü?
-O senin ve Enstitü’nün sorumluluğu. Yarım gezegen uranyumu Sapiunt’a taşımıştınız. Bunu da yapabileceğinizi düşünüyorum.
-Makineler yapabilir evet peki o hıza dayanabilecek biri?
-Öyle birini tanıyorum, sen de tanıyorsun.
-Öyle mi ?
-Fusce yapma, buna dayanacak kadar iri ve sağlıklısın. Ve daha önce buna benzer görevlerde yer aldın. Enstitü de ömrünü elinden geldiğince uzatmaya çalışacaktır.
-Ben… emin değilim ama sanırım haklısın. Enstitü’yle bunu konuşmam gerekecek.
-Bunu zor olduğunu biliyorum. Yardıma ihtiyaçları da olabilir hatta yok oluyor olabilirler.
-Biri oraya gitmek zorunda değil Xeya’yı gönderebiliriz.
-Ama en sağlıklı kültürel ilişkiyi canlılar kurabilir.
-Enstitü’yle konuşmalıyım Xeya için bir araç üretmeye başlasınlar.

Fusce odadan çıktı. Enstitünün başkanı Praeses ile görüşmek için izin almasına gerek yoktu. Olağanüstü toplantı için her zaman yetkisi vardı. Asansörde Kule içi bağlantı kurabilen bir yazılım vardı onu kullanarak Praeses’e haber gönderdi. Enstitü, Kule’nin görünmeyen kısmında yani yer altındaydı. Malum, gizlilik… Toplantı salonu hazırlandı, dışarıyla bağlantısı kesildi ve Fusce, kendisini odada bekleyen Praeses’in karşısına oturdu. Her türlü bilgi paylaşımında masa onlara yardım ediyordu parmak izlerini tanıyan masa onlar dışında herkese kapalıydı. Fusce ona 27. bölgede buldukları sondanın görüntüsünü sundu. Praeses’in altın diskten haberi vardı ancak neye ait olduğu söylenmemişti. Şimdi altın diskte bulunan harita ve Xeya’nın ulaştığı ilk 50 yıl verilerine göre konumu, çevresi bilinen ve modellemesi devam eden söz konusu gezegen Earth –altın diskin ön yüzünde bu yazı bulunuyordu anlamını bilemiyorlardı ancak gezegene ait bu yazıyı onun adı olarak kullanmaya karar vermişlerdi- hakkında bilgi sahibi olmuştu. Verileri inceledi. İri bir adam değildi. En belirgin özelliği kafasının yukarıya doğru genişliyor olmasıydı. Nihayet ilk konuşan da o oldu.

-Oraya gitmeyi düşünmüyoruz herhalde?
-Aslında tam da bunu düşünüyoruz.
-Bunu yapamayız.
-Yapabileceğimizi biliyorsun Praeses.
-Ne gönderiyoruz?
-Xeya’yı. Ve şu projelerin hızlandırılmasını istiyorum. Oraya ben ölmeden gidilmeli.
-Projeler, vakitleri geldi demek.
-Xeya gerekli verileri toplayacak. Onu sadece oraya gönderin ve geri getirin.
-Elbette.

Praeses masadan projelerin uygulanması için emir verdi. Bundan sonra sadece bekleyeceklerdi. Enstitü’nün en iyi uzmanları çalışacaktı. Gerekli cevherler komşu gezegenlerden getirilecekti. Sapiunt yıllar sonra biraz olsun hareketlilik görecekti.

Burf 27. bölgede gruba brifing veriyordu. Ekip, alanı onlar için hazırlamıştı. Sonda üzerinde bulunan cisimleri Xeya aracılığıyla değil bizzat inceleyeceklerdi. Gerçi ellerindeki tabletler gene Xeya’ya bağlıydı. Onlar için sonda çevresine odalar kuruldu. Yardımcı olması için Enstitü’nün nano robotları getirildi. Sapiunt’un en büyük bilgi depolarının her bir kelimesine anında ulaşabilen yapay zekalar yönlendirildi. Kısacası her şey ellerinin altındaydı. Enstitü onlar için bir mutfak dahi göndermişti. Mutfağı ilk kullanan Burf, gene koca bir bardak sıcak potu almıştı. Potuyu yudumlarken Sapiunt’u bu günlere getiren atalarıyla gurur duydu. Şimdi uzunca bir süre orada kalacak, Earth hakkında bulabilecekleri her şeyi kaydecek ve yorumlayacaklardı.
Sapiunt’ta bir hafta sonra…

DNA diziliminin bulunduğu bir fotoğrafa odaklanan uzmanlar, iki ırk arasındaki benzerlikleri yorumluyorlardı. Sapiunt halkının ilkel DNA’sıyla %80’e yakın eşleşme keşfetmişlerdi. Bunun yanında Earth’te sadece tek bir ırkın yaşamadığını, onlarca farklı yaşam formunun bulunduğu ve gezegenlerinde Sapiunt’tan farklı olarak tahminen tonlarca su bulunması fotoğraflardan öğrenilen diğer şeylerdi. Uzmanlar Earth’ü modellemekten çok yeniden oluşturuyordu. Önlerinde dev bir gezegen hologramı vardı. Fotoğraflar ve sesler sayesinde yaşamı holograma yerleştiriyorlardı. Kırk bin önce bu sondayı gönderen gezegen sanki tarihten çıkarılıp Sapiunt’a getirilmiş gibi. Altın diskteki diğer seslerin bu canlılara ait olduğunda hem fikirlerdi. Burf buna her geçen gün daha da alışıyordu. Earth hakkında keşfedilen her şey oradakilerin, hayatta kalmaktan çok zevkli yaşama odaklandığını gösteriyordu. Bu durum yok olmalarına sebep olmuş olabilirdi, bunu Xeya bizzat yerinde öğrenecekti.

Grena harfleri çözmeye çalışmayı bırakmıştı. Çünkü harfler, gerçek hiçbir cisme benzemiyordu. Anlatılmak istenilenleri anlaması mümkün değildi. Bu durumda Grena’nın sonda ile ilgili görevi kendisini aşıyordu. Dil Bölümü harflerin okunması ve incelenmesi görevini devralmıştı.

Fusce, çalışmalar sürerken gezegendeki diğer güvenlik işlerini yönetmek için koltuğuna dönmüştü. 27. Bölge’ye inen sonda hakkında halk arasında yayılan dedikoduları bitirmek için Kule yayınından yüzyıllar önce gönderilen bir keşif aracının evrenden bilgi toplayarak geri döndüğü açıklaması yapıldı. 27. Bölgeyi uzaktan da olsa görebilen halk elbette teoriler üretecekti. Bunu fırsat bilen, halkın bazı Kule karşıtı kesimleri halkı tedirgin edecek şeyler yayacaktı. Bunun önüne geçmek için bir açıklama gereği duyulmuştu. Ve Yönetim’in Halk Bölümü bunu halledecekti. Yönetim her durumda gizli kalır. İsimlerini Fusce ve Praeses dışında kimse bilmez. Halk Bölümü bu durumda devreye giren gizli bir bölümdür. Halkın arasında yaşayan binlerce kişidir aslında. Halkı yanlış düşüncelerden ve tedirginliklerden halk ağzıyla kurtarır. Yönetim Fusce ve Praeses’in attığı her adımı, aldığı her kararı, konuştuğu her şeyi dinler. Ve sadece hayır demek için konuşur. Aslında yoktur ama her zaman vardır. Halkın yönetiminde Halk Bölümü her an bilgi toplar ve güvenlik kararları hariç bütün kararlar halka göre alınır. Sapiunt’un düzeni tuhaftır ancak Kule her dönemde işini en iyi yapanlardan oluşmuştur. Yönetim bir sonraki yönetimi kendisi seçer.

Bu sırada Enstitü gerçekten çok iyi iş çıkarıyordu. “Gizli Projeler” adı altında yürüttüğü işler bilinenin aksine proje olmaktan öte gizli teknolojilerdi. Bu yüzden bu olağanüstü duruma bir hafta gibi sürede cevap verebilmişlerdi. Fırlatma tarihini yarın olarak bildirildi. Yeni Keşif Aracı adı altında gönderilecekti. Xeya’nın aslıyla paralel öğrenen ve gelişen yedek beyni araca adapte edildi. Araç ışık hızına çıkabiliyordu, bu durumda oluşacak momentumun evrende kendisi için bir bükülmeye yol açması bekleniyordu.

“Evrende bükülme mi?” dedi Fusce. Praeses’le konuşuyordu. Geceyi o ve diğer görevliler fırlatma alanında güvenliği sağlayarak geçirecekti.

-Evet bükülme.
-Bunu nasıl başarıyor?
-Örtü üzerinde yavaşça kaydırılan bir el düşün değişiklik yaratmazken, hızla kaydırılan el örtünün yüzeyinde dalgalanmış bir yapı oluşturur. Uzayı da bu şekilde büküyor fakat uzay örtü gibi katı değil ve örtü iki boyutlu uzay ise üç boyutlu bu yüzden araç gene doğrusal yolunda ilerleyecek ve bükülmenin tepe noktaları arasında transit ilerleyecek yolu neredeyse yarı yarıya kısalıyor.
-Bu keşfi bir haftada mı başardınız?
-Fusce… Bunlar gizli projeler. Gerekene kadar gizli.
-Xeya bu hıza dayanabilecek mi?
-Basınç odasında korunacak.
-Peki yolculuk sırasındaki tehlikeler?
-Işık hızına çıktığında yolu cisimler çukurlara gelecek şekilde bükülecek. Bu bir kanun. Tepe noktasında dengelenmediği sürece çarpacağı bir engelle karşılaşmayacak. Hızı da çukura çekilmesini engelleyecektir.
-Sapiunt tarihinde bir ilk.
-Ve umarım öngördüğümüz gibi gerçekleşir. Bu halen bir teori.
-Bu aynı zamanda bir deney.
-Xeya’dan iki tane var, birini kaybetmiş oluruz.

Praeses arkasını döndü ve yürüyerek uzaklaştı. Evine gidecek ve biraz dinlenecekti. Fusce ise oradaydı. Fırlatmaya daha 8 saat var. Ortalık sakin görünüyordu. Fusce başını kaldırıp önünde duran devasa araca baktı. Fırlatma diyorlardı ancak eskiden kalma bir ağız alışkanlığıydı. Bu araç kendisi kalkabiliyordu. Kanatları olan dev bir kalem gibi görünüyordu. Manyetik bir alan üzerinde askıda duruyordu. Alt itiş motorları sayesinde havalanıyordu. Bu aynı zamanda bir savaş gemisiydi. Ve ele geçirilirse Sapiunt’la bağlantılarını imha ediyordu. Nükleer silahlar da yerleştirmişti Enstitü. Dış kaplaması ufak meteorlara, radyasyon ve yüksek ısıya dayanıklıydı. Tek parça üretilmiş gibi de muntazan bir işçilikle birleştirilmişti. Fusce’yi asıl şaşırtan bu kadar büyük ve gelişmiş bir canavar Kule’nin altında nasıl yıllarca gizli kalmıştı. Dev itiş motoru arka tarafındaydı, uranyum kullanıyordu. Fusce uranyumu keşfettikleri gezegeni düşündü. Ona bu yüzden Uranium demişlerdi. Yıldızı olmayan bir gezegene uranyum kadar iyi gelecek başka bir element düşünemiyordu. Taşıma maliyetini misliyle geri ödeyen bir element.

“Bu yolculuk yapılmamalı” diyordu yaşlı adam. Giderek alana yaklaşıyordu. Fusce’nin askerleri parlak bir ışığı ve silahlarını adama doğrultmuştu. Adamın kıyafetleri kirli ve eskiydi. Bir elini yumruk yapmıştı diğerini ise “hayır hayır” anlamında sallıyordu.

“Olduğunuz yerde durun.” Adam yaklaşmaya devam ediyordu. “Durmazsanız ateş etmek zorunda kalıcaz.” Adam yaklaşmaya devam ediyordu. Anlaşılmayan şeyler mırıldanıyordu kendi kendine. Askerlere riske girmemeleri emredilmişti. Adama bir el ateş ettiler. Bacağından vurulan adam olduğu yere düştü. Özel taraması yapılan adamın silahsız olduğu anlaşıldı. Fusce durumdan haberdar edilmişti. İki asker yerdeki adamın yanına gitti. “Bu yolculuk Sapiunt’un sonu olacak, bizden gizlemek istediler. Başkaları da var. Bu yolculuk Sapiunt’un sonu olacak” Adam bu sözleri tekrarlayıp duruyordu. Fusce geldiğinde adam sustu. Fusce adamla göz göze gelmiş birbirlerine öylece bakıyorlardı. Adamın gözlerinde derin bir anlam varmış gibi ürkütüyordu.

-Kimsin, neden buradasın?
-Son çok daha yakın. Halk bunu biliyor. Bizden gizlemek istiyorsunuz.
-Sana bir soru sordum.
-Kim olduğumun önemi yok. Temas kurmamalısınız. Bu Sapiunt’un sonu olacak.
-Bu sadece bir keşif aracı.
-27. Bölge’ye gelen araç tek değil. Barış çağrısı bir aldatmaca. Diğerleri de var. Bu Sapiunt’un sonu olacak. Barış çağrısı aldatmaca.
-Diğerleri hakkında ne biliyorsun?
-Gökyüzünden eski araç geldiğinde, hazır olun. Onlar gelecek ve gezegenin sonu olacak.
-O saçma bir hikaye.
-Hikaye değil. Onlardan korkmalıyız. Onlarla temasa geçmemeliyiz. Bu Sapiunt’un sonu olacak. Sapiunt yok olacak. Diğerleri bunu bekliyor.

“Vurun onu” Fusce emir verdiğinde askerler asla sorgulamaz. Onu başından vurdular. Silahları için ufak mermiler kullanılıyordu. Sapiunt kanlı bir yer değildi. Ufak mermiler vurmadaki amaca göre silahtayken programlanıyordu. Bu seferki, adamı anında zehirledi. Adamın yumruk yaptığı elinden ufak bir kağıt yere düştü. Fusce eğildi ve kağıdı aldı. Kağıtta Sapiunt harfleriyle yazılmış bir kelime ve bir rakam vardı. Şöyle yazıyordu. ”Voyager 2”

13 Ocak 1977
NASA Laboratuvarları
Dünya

Acil durum sirenleri çalıyordu. Laboratuvar giriş çıkışları kapatılmıştı. Karantina haline geçilmişti. Durum fazlasıyla acil ve tehlikeliydi. Görünürde bir koşuşturmaca yoktu. Alan kapatılmıştı ve içerde kalanlar, içerde kalmak zorundaydı.

NASA, 1974’te gizli bir proje başlatmıştı. Bir kök hücre projesi, yeni bir ırk. Genetiği iyileştirilmiş bir organizma. Kendini yenileyebilen, geliştirebilen ve yorumlayan bir organizma. İnsan benzeri gelişmiş bir beyin. Dayanıklı bakterilerden ve adaptasyona açık hayvanlardan alınan DNA parçalarıyla oluşturulmuş rekombinant bir DNA. Hızlı gelişiyorlardı ve eğitilebiliyorlardı, insan bebekler gibi. Duyuyor, hissediyorlardı. Konuşmak içinse boyutları henüz fazla küçüktü.

NASA’da çalışan pek çok kişinin dahi haberi olmadan yürütülen bu proje 24 saat denetim altında tutuluyordu. Ancak 13 Ocak sabahı meydana gelen büyük sistem arızasında bu organizmaların oluşturduğu bir koloni kaçtı. Bu zeki ufak organizmaları aramadılar bile. En az çocuklar kadar zekiydiler, saklanacaklardı. Acil durum prosedürlerine sadık kalarak laboratuvarlara zehirli gaz verdiler. Dışarı çıkamayan bilim insanları gaz maskeleriyle bir gün geçirmek zorunda kaldı. O günün sonunda koloninin tamamen ölmüş olmasını umut ediyorlardı. Ancak kimse yan laboratuvarda fırlatma gününü bekleyen Voyager 2’ye kadar ulaşabilecekleri tahmin edememişti. Kültür ortamından kaçan organizma dış dünyada besin olarak bir çok şeyi kullanabildiği gibi yıllarca metabolizmasını durma seviyesine yavaşlatıp hayatta kalabiliyordu. Ocak ayında Voyager 2’ye gizlenen organizmalar Ağustos’taki fırlatmaya kadar fark edilmedi ve uzaya istemeden de olsa gönderilmiş oldular. 10 yıl boyunca depoladıkları besinlerini tüketerek ölüm benzeri aktiviteleriyle hayatta kaldılar. Sistemin plastik kablolarına ulaşan koloni onları tüketmeye başladığında boyutları birer santimetreye ulaşıyordu. İlerde el ve ayak benzeri yapılara dönüşecek vücut çıkıntıları ve tutunmalarını sağlayan bir kamçı sayesinde hareket edebiliyorlardı. Hücre dışı salgı yapan bezleri ve henüz dişleri oluşmamış bir ağızları vardı. Beslenmeye mecburlardı ancak sondaya zarar veriyorlardı. Ve sonunda, 70 yıl sonra, 2047’de Voyager gördüğü iç hasar nedeniyle yörüngesine sağdık kalamayarak. Güneş sisteminin dışına, rastgele yol alarak çıktı. Heliosfer çıkışında daha da ciddi hasar gören Voyager 2 serbest bir gezegenle çarpıştı. Yoluna onunla devam eden ve enkaza yayılan organizmalardan çoğu kalıcı şekilde öldü. Bazıları ise zorlu şartlara uyum sağlayabilecek şekilde kombine edilen yapıları ve anaerobik olmaları sayesinde enkazdan beslenerek hayatta kalabildi. Serbet gezegen bir yıldız sisteminden geçerken yıldızın çekim alanına yakalanarak kendine orda bir yörünge buldu. Yıldızın ışığıyla buluşan organizmalar. Binlerce yıl orada kalacaklardı. Yıldızın gezegene çok uzakta olması onları yanmaktan korumuştu. Ancak bu gezegende bulunan donmuş suyu eritmeye yetecek kadar ısı vardı. Biraz kaderin yardımıyla biraz da bilim insanlarının yetenekleri sayesinde hayatta kalabilen organizmalar kırk bin yılda yeterli evrimden fazlasını geçirebildi. Derileri kalın ve ölü olan kuyruklu insanlara benziyorlardı. İnsanlar gibi nefes almıyorlardı. Boyutları en fazla yarım insan kadar olabiliyordu. Yıldızın ışığını aldıkları sürece besinleri parçalayabiliyorlardı. Sayıları birkaç milyona ulaşmıştı.

Fazlasıyla zeki bu organizmalar, saldırgan bir yapıya sahipti. Gezegene ilk yayılanları yüzlerce yıl yaşamıştı ve sonunda ölmüştü ama saldırganlık genlerinde vardı. Kendilerinin nasıl oluştuğunu nasıl geldiklerini biliyorlardı. Geleceklerine bunları bir şekilde aktarmışlardı. İnsanlık fazlasıyla zekiydi ama onları üretmekle ve o laboratuvarda eğitmekle hata yapmıştı. Üstelik onlara göre o kaza günü onları öldürmek istemişlerdi. Kaçan koloniden sağ kalanlar o günlerin farkındaydı. Şartları, bir gün geri dönmek için geliştiriyorlardı. Yaşadıkları gezegene ise İleri Dünya demişlerdi.

Evrende Bir Yer.
Günümüz.

Xeya inişe kadar kapalı durumdaydı. İçinde bulunduğu araç altı gündür yoldaydı. Birinci günün sonunda ışık hızına ulaşmıştı. Earth’e varması 1 ay sürecekti. Vardığında gezegen hala oradaysa iniş yapacak ve insanların onlara gönderdiği barış mesajlarıyla insanlığa geri seslenecekti.

Bu sırada Sapiunt’ta

Fırlatma günü gelen ve kehanette bulunan yaşlı adamın araştırılması emrini veren Fusce odasında oturuyordu. İçeri giren adamı, o yaşlı adam hakkında halktan öğrendiklerini aktarıyordu.

-Efendim adamın adını bilen yok. Ancak özel yetenekleri olduğuna inanan çevreler var.
-Ne gibi yetenekler?
-Geleceği gördüğünü söylüyorlar. Bazı çevreler ise onun büyük bir yalancı olduğuna inanıyor.
-Geleceği görüyormuş öyle mi.
-Rüyalarında geleceği gördüğünü iddia edermiş. Fakirlik içinde küçük bir kulübede yaşıyormuş.
-Pekala yeterli. Gidebilirsin.
-Elbette. Efendim… şey, bu mümkün mü?

Adamlarının böyle bir şeye inanması istemiyordu. “Onu tanıyanların anlamsız bir inancı. O sadece bir paranoyak” dedi. Adam evet der gibi başını salladı ve odadan ayrıldı. Fusce, bu olanlara anlam veremiyordu. Önce başka bir gezegenden bir sonda, şimdi ise o sondayla ilgili bir kehanet. Korkusuzdu ancak Sapiunt’un korunması onun göreviydi, endişeleniyordu sadece; ama belki de bu boş bir endişeydi.

Burf’ün başında bulunduğu grup çalışmalarını bitirmek üzereydi. Earth’teki yaşamın bir prototipini çıkarmışlardı. Binlerce yıl önceki haliydi bu belki ama barış ve huzur dolu bir yer gibi görünüyordu. Sapiunt’un bu gezegenden öğrendiği ve halka sunulan tek şey yeni tür müziklerdi. Halk bunu sevmişti. Atalarından kalan unutulan müzikler olarak sunulmuştu. Earth henüz gizli bilgiydi. Zamanı geldiğinde, yani barış kesinleştiğinde halka onu tanıma imkanı verilecekti. Xeya, dönene kadar uzunca bir süre, Sapiunt’ta her şey normal seyrinde devam edecekti. Enstitü’ye silah ve savunma sistemleri projeleri için yeni emirler verildi. Evrende yalnız değillerdi. Bu, daha nicelerinin olma olasılığını da doğurmuştu. Sapiunt olası bir savaşa hazırlıklı olmalıydı.


Xeya’yı taşıyan araç, Yıldız’ın çekim alanına girmişti. Xeya aktive oldu ve kontrolü aldı. Earth’ün bulunduğu sistemi inceleyecekti. Yaşam belirtisi bulunmayan gezegenleri taradı, verileri kaydetti, Sapiunt için götürebileceği değerleri maddeleri aramakla da görevliydi. Xeya bir yapay zekaydı, yorumlayabiliyordu ancak zevkleri yoktu. Earth sistemine ısısını ve ışığını veren yıldız, Sapiunt’un binlerce yıldır görmediği bir şeydi, Xeya’nın yerine bi Sapiuntlu olsaydı, o büyüleyici görüntüyü bırakıp kendi karanlık ve soğuk gezegenine dönmek istemezdi. Xeya donmuş bir gezegeni ve çevresinde halka bulunan bir gezegeni geride bırakmıştı. Işık hızının yarısına inmişti. Hesaplarına göre sistemin üçüncü gezegeniydi Earth. 20 dakika mesafedeydi. Sıcaklık artıyordu.

***

İleri Dünya’da 40 bin yılı yakın zamandır evrim geçirmeye devam etmiş organizmalar evrimleri tamamlamamış olsalar da gezegenden çıkacak ve intikam almak için dönecek kadar gelişmişlerdi. En kullanışlı canlı formu olan insanoğlunun fiziksel yapısına sahiplerdi. Sürüngenlerden alınan genler sayesinde gözleri 180 derece görüş saylayacak şekilde yanlardaydı. Suratları kurtlara benzer şekilde uzundu. Derileri ölü, sert ve kahverengiydi. Kulak benzeri yapıları gömülü ve insanoğlunun şakak dediği yerlerdeydi. 5 yıl kadar süren uzun bir yolculuktan sonra Ay’a gelen İleri Dünyalılar, İnsanlığın oraya bıraktığı uzay üssüne yerleşmişlerdi. 10 yıldır oradalardı. Fakat geldiklerinde gördükleri manzara onları ürkütmüştü. Dünya boştu. Ne bir bitki ne bir hayvan ne de bir insan… Gezegende görünür yaşam kalmamıştı, tarihe ve yakıcı güneşe direnen ıssız yapılar her yerdeydi. Yeterli seviyeye ulaştıklarında Dünya’ya inecek ve yaşamın nereye kaybolduğunu öğreneceklerdi.

Bu sırada Dünya’yı aralıksız gözleyen gözlemciler gezegene hızla yaklaşan bir araç tespit etti. Dünya artık sarı ve tozlu bir gezegendi. Bulut oluşmuyordu. Gezegenin atmosferine kadar izledikleri uzay aracı toz bulutları arasında kayboldu. Merkeze haber verdiler. Ay’a geldiklerinin 10. yılında ilk kez Dünya’da bir hareketlilik vardı.

***

Xeya öngördüklerinden çok daha farklı görünen Earth’e iniş yapmıştı. Önceliği canlı taramasıydı, atmosfere girdiği anda tarayıcı taşıyan 17 adet mikro jetini gezegenin bir çok yerine ateşledi. Toz iletişimi etkiliyordu, ancak hepsinden sinyal alabiliyordu. Her biri bin kilometre çapında canlı form taraması yapıyordu. Bir kaçında bakteri kolonileri saptanmıştı. Xeya’nın aradığı ise fotoğraflardaki o büyük formlardı. Tarama devam ederken, Xeya da toprağı ve havayı analiz ediyor, fotoğraflar çekiyordu. Tarayıcı jetlerinden gelen sinyaller teker teker kesilmeye başladı. Bağlantısı kesilen 9. mikro jet son anlarında bol miktarda canlılık içeren bir formu yerin altında tespit etmişti. Koordinatları alabilen Xeya oraya gidecekti. Onu buraya getiren araç, güvenlik için bir yandan yerin altına iniyordu. Xeya’nın ona dönüş için ihtiyacı vardı. Onu görünmez hale gelene kadar bekledi ve Sapiunt’ta programlandığı gibi onu koordinatlara taşıyacak zırhlı, tekerlekli bir araçla yola çıktı. Yıkık yapılar her taraftaydı, Xeya bir yandan çevre verilerini kaydediyordu. Yerin altından gelen canlılık verileri tekrar tekrar analiz edildi. Aranılan formla %82 uyuşma saptanıyordu.

Ne bir bitki ne de su kalan dünyada esen rüzgarlar kumları ve güneşin yok ettiği yaşamın kalıntılarını oradan oraya taşıyordu. Toz bulutları arasından ilerleyen Xeya’yı canlılığın en yoğun sinyallerini aldığını bölgede silahlı robotlar durdurdu. Aslında Xeya’da bir robottu. Yapay zekası canlıllar kadar gelişmiş bir robot. Xeya onlara Dünya’dan gönderilen sondadaki kayıtlarla seslendi. Peş peşe farklı dillerde barış mesajları… Elbet birini anlamalıydı bu robotlar. Ardından onu getiren zırhlı aracı iki parça şeklinde ayrıldı ve Xeya dünyalılarla kolay iletişim için Sapiunt’ta tasarlanan dünyalı şeklinde araçtan indi. Metalden yapılma gri bir insan gibi görünen Xeya robotlarda bir tepki oluşturmadı ancak Latince mesaj… Robotlar buna tepki vermişti. Latince… Sapiunt diline inanılmaz benziyordu. Robotlardan biri yer altına inen bir tünele girdi. Biraz sonra yanında Xeya’nın aradığı canlı formlarından biri ile döndü. Xeya, Latince mesajı tekrar yayınladı. Canlı, “Dilimizi biliyor musun?” diye sordu. Xeya, “Bu mesaj size ait, ben Sapiunt’tan geliyorum. Dillerimiz benziyor” dedi.

-Bizden başka hayatta kalan olmadığını sanıyorduk?
-Sanırım hala da öyle.
-Açık konuş robot neden geldin?
-Bize gönderdiğiniz mesaja cevap olarak geldim.
-Ne mesajı?
-Bir sonda, kırk bin yıl önce buradan gönderilmiş. Barış mesajları ve fotoğraflar taşıyor.
-Kırk bin yıl mı dedin?
-Tahminlerimize göre.

Canlı, robotlara silahlarını indirme emri verdi. “Benimle geliyorsun” dedi Xeya’ya üç robotu da onlara eşlik etti. Bir tünele indiler, zar benzeri manyetik bir alanın ardına geçtiklerinde Canlı, üzerindeki koruyucu kıyafeti ve maskeyi çıkardı. Onlarca robot bir koridoru koruyordu. Koridorun sonunda Canlı, Xeya’ya durmasını söyledi. Bulundukları yer bir anda aşağı inmeye başladı, bu bir asansördü ve burada üst taraması yapılan ve silahsız olduğu belirlenen Xeya durur durmaz önlerinde açılan dev kapıdan bir yer altı şehrine bakıyordu. Canlı, eliyle takip etmesini işaret etti. Üç robot onlara hala eşlik ediyordu. Pek kalabalık görünmeyen yeraltı şehrinde onları bir başka canlı karşıladı. Güvenlik Sorumlusu olduğunu ve adının Ultim olduğunu söyledi. Xeya, çevresindeki ikisi canlı beş şey ile bir odaya götürüldü. Ve oturması söylendi. Bir masa ve etrafında yedi adet kapı vardı. Odanın içinde dört adet silahlı robot bekliyordu. Xeya beklerken Canlı ve Ultim kapılardan birine girdi. Yedi kapı yedi önemli kişiye ait olmalı, diye düşündü. Teker teker açılan kapılardan yedi kişi içeri girdi. Birisi Ultim’di.

-Ben bu Kalanlar Şehrinin yöneticisiyim. Başka bir gezegenden geldiğin doğru mu?
-Evet, Sapiunt’tan.
-Nerede bu… Sapiunt?
-İletişim kuramayacağınız kadar uzakta.
-Neden buradasın?
-Bize gönderdiğiniz mesaja cevap olarak geldim.
-İletişim kuramayacağımızı söylemiştin.
-Bir sonda, kırk bin yıl önce buradan gönderilmiş. Barış mesajları ve fotoğraflar taşıyor
-Semeno?

Semeno, Kalanlar arasındaki tek tarihçiydi. Kırk bin yıl öncesinden kalan tarihi kayıtları elimdeki tablette gözden geçirmeye başladı.

-Peki neden sadece sen geldin?
-Ben bir yapay zekayım, öncelikli görevim sizleri bulmak, bilgi topalamak ve geri dönebilmek.
-Nasıl oluyor da bu kadar benzer bir dili konuşuyoruz?
-Gelen sondanın içerdiği onlarca dilden biri Sapiunt diliyle benzerlik gösterdi.
-Latince mi?
-Latince mi?
-Bu dil Latince’dir. İnsanlık parçalandığı zaman herkese tek bir dili öğrenmeleri söylendi. Böylece birlikteliği sağlamak daha kolay olacaktı. Latince pek çok dilin kökenidir, aynı zamanda tıp ve bilimin dili. Ancak sizin bu dili konuşmanız…
-Tesadüfi. Etkileşime girdiğimize dair hiçbir bilgi bulamadık.
-Sana neden inanayım?
-Hayatta kalabilmek için.
-Bu bir tehdit mi?
-Yıldız, gezegeni yok ediyor. Yerin altında sınırlı kaynak ve teknolojiyle yaşıyorsunuz. Bu sadece bir teklif.
-Ozon tabakası delindi, yer altına sığınmak zorundaydık. Kalan suyu aşağı çekip depolamak zorunda kaldık. Her geçen gün tükeniyor. Savaşlar, kazalar oldu. İnsanlık parçalandı. Hastalıklar önlenemedi. Kıyamete, sona ulaştık sandık ama asla sona ermedi. Ay’a taşındık, kaynakları yetmedi. Kalanlar Şehri şanslı yarım milyar insandan oluşuyor. Burada ölümü bekliyoruz.

Semeno, “Voyager 1” dedi. “Sapiuntlunun tarifine uyan sonda 1977’de uzay çalışmaları sırasında NASA göndermiş. Ve meteor kuşağına girip yok olduğu belirtilmiş. Bu projenin amacı mesaj taşımakmış. Ama geri dönüş asla olmamış ve sonunda yok olduğunu halka bildirmişler.”

-Demek size kadar ulaştı. Bu inanılmaz. Kırk bin yıl… Bu süreçte insanlık en zor günlerinde tanrıların gelmesini bekledi. Onlar gelmeyince evrene siyaller gönderip durdu. Ne zaman araç gönderecek olsa bir kaza oldu. Teknolojiler yok oldu. Başka gezegenlerden ziyaret beklediler hep, ne gelen oldu ne de gidebilen. Ama bugün…
-Sapiunt, sonda gelene kadar başka yaşamları araştırmak için yüzlerce araç gönderdi. Çok uzaklara… Kimsenin olmadığına emin olmak üzereydik.
-Sapiunt hakkında bir şeyler getirmiş olacağını düşünüyorum.

Xeya ayağa kalktı. Odanın bir ucundaki ekrana yürüdü, ekrana dokundu. Sapiunt ekranda belirdi bu bir kayıttı. Odadaki yedi kişi gözleri yuvalarından fırlarcasına izliyordu. Fusce’nin dostluk çağrısını dinliyorlardı. Bilim insanı olan bir kaçı, yıldızı sönmüş bu gezegenin uranyum ile yaşamını sürdüren bu gezegene tapmak üzereydiler. Bir kadın ağlıyordu. Bu ölümü bekleyen Dünya için bir mucizeydi. Hala inancını koruyan kadın tanrıların yardımının gelmiş olmasına ağlıyordu. Bu karşılaşma… Nasa’dan kalan tek başarıydı.

Xeya elini ekrandan ayırdı ve tekrar oturdu.

-Kırk bin yılda gidilen bir yolda nasıl sağ kalacağız?
-Bazı sağlık testleri ve iyileştirmeleri yapılması gerekli, ışık hızına çıkabilen ve beni taşıyan araçla bu yolculuk bir ay sürüyor… Sizlerin bedenlerinin dayanabileceği maksimum hızları belirlemek ve süreyi minimuma indirmek için buraya bir ekip gelecek.
-Yani sen gidip onları getireceksin öyle mi?
-Evet.
-Bizlere öğretebileceğin ya da bizim sana soracağımız yığınla şey varken mi?
-Çabuk davranmamız sizin lehinize olacaktır.
-Elbette. Robot askerler aracına kadar sana eşlik edecek.

Xeya ayağa kalkınca diğer yedi kişide aynını yaptı. Hepsi bir robota saygı göstermenin şaşkınlığıyla irkildi. Kapıda onu buraya getiren üç robot ve Canlı bekliyordu. Tekrar aynı yoldan tünelin girişine kadar geldiler. Canlı, dışarı çıkmayacaktı. İki robot daha onlara katıldı. Xeya zırhlı aracına tekrar bindi, robotlar da kendi araçlarıyla ona eşlik ediyordu.

-Ona güvenmekten başka çaremiz yok
-Haklısınız.
-Gezegene savaş getirse dahi sadece kaçınılmaz sonumuzu hızlandırır.
-Savaşacak gücümüz yok.
-Bizi yaşatacak kaynağımız var mı peki?
-Haklısınız. İnsan ırkının toparlanması için bir umut yakaladık. Şansımız yaver giderse…

Yedi kişi odada konuşmaya devam ediyordu. Kararı ve olup biteni kalan yarım milyar insandan henüz gizleyeceklerdi. Tedirginlik veren bir umut hepsini sarmıştı.

***

Ay’daki İleri Dünyalılar ise kin dolu bir umutla hazırlanıyorlardı. Xeya’nın mekiğini takip etmeye çalışmış ancak gözden kaybetmişlerdi. Ama Dünya’daki bu hareketlilik savaş zamanının geldiğini, boş sandıklarını Dünya’nın hala dolu olduğunu olduğunu gösteriyordu. Durmadan hazırlanıyorlardı. Yakında Ay’dan ayrılıp insan ırkını yok etmek için Dünya’ya gideceklerdi.

İnsan… Xeya bunu o masada konuşulanlardan ayıklamıştı. Dünya… Earth, Dünya demekti, üzerinde yaşayan canlılar ise İnsan. Latince… Bu inanılmaz bir ayrıntıydı Xeya buna şaşıracak değildi o bir makineydi ancak Sapiunt buna oldukça şaşıracaktı. Geri kalan her şey ise sondadan yani gerçek adıya Voyager 1’den zaten öğrenmişlerdi. İnsanların başına gelenler korkunçtu. Kurtarılmayı hak ediyorlardı bunu sondadan çıkan fotoğraflar gösteriyordu. Zevkli yapıları Sapiunt’u iyileştirebilirdi, Sapiunt’a renk katabilirlerdi. Yeni bir gezegen bulana kadar Sapiunt’ta çoğalabilirlerdi.

Xeya, Sapiunt’un çekim alanına girdi ve hızını azaltmaya başladı. Fotoğraflar, sesler, rakamlar… pek çok veri toplamıştı. Kule onu bekliyordu. Fusce durumu Yöneticiler’e Xeya gitmeden önce bildirmişti. Yöneticilerolası bir savaş için Enstitü’ye emir vermişti silahlar gözden geçirildi, üretim artırıldı, hızlandırıldı. Kule her olasılığa hazır görünüyordu, Xeya’nın getireceklerini bekliyordu.

Burf evinde yatıyordu. Odasındaki masa çalıyordu. “Efendim” dedi. Fusce’nin belden yukarı hologramı masada sırtı dönük belirdi, Burf’e döndü. Burf toparlandı ve masaya geldi. “Xeya birazdan hava sahasına girecek, hazırlan ve Kuleye gel.” Geçmek bilmeyen sakin günler sonunda hareketlenecekti. İçinde kötü şeyler olacağına dair bir duygu bir anda belirdi. Umarım Xeya iyi haberlerle dönmüştür, diye iç geçirdi. Hazırlanması kısa sürdü. Bir güvenlik birimi çalışanı olarak silah taşıyordu. “Ve umalım da sana gerek kalmasın” diye elindeki silaha seslendi. Gülümsedi, odasından ayrıldı. Kule yürüme mesafesindeydi. Aslında bir Kule’de de bir evi vardı ancak dışardaki evini daha çok seviyordu. Yürürken Xeya’nın hava sahasında girmiş, Kule’ye doğru ilerliyor olduğu gördü. Hızlı yürümeye başladı.

Kule, devasa bir yapıydı. Tepesinde bir pist bulunduracak kadar. Xeya’yı Kule sistemine aktaracak ekip alanda hazır bekliyordu. Mekikten çıkacak olası bir tehdite karşı bir grup güvenlik askeri ve salgın hastalık kontrolü için de bir sağlık ekibi vardı. Fusce yukarda olan biteni toplantı odasında Enstitü Başkanı Praeses ve beş Yönetici ile birlikte izliyorlardı. Herkes sessizdi. Xeya piste yaklaştı, hızlıydı ve sert bir şekilde iniş yaptı pistin yavaşlatıcı manyetik alan sistemi mekiği yavaşlattı ve durdurdu. Güvenlik askerleri mekiğin etrafını sardı. Xeya sadece kendisin geldiğini ve güvenli olduğunu yayınladı. Sağlık ekibi mekiği taradı güvenli olduğundan emin olduklarında. Mühendislerden oluşan ekip Xeya’yı mekikten alıp içinde bir reaktör bulunduran ve Kule’nin beyni olarak görev yapan bir odaya götürüp sisteme bağladılar. Toplantı odasını onu bekliyordu.

Odaya erişen Xeya “Beklettim mi?” diye sordu. Yöneticiler Xeya’ya öğretilen bu espirili yaklaşıma her seferinde şaşırırdı. “Bize ne getirdin?” diye sordular.

-Dünya yokoluyor.
-Canlı form?
-Hayatta kalan bir grup var.
-Nasıl iletişim kurabildin.
-Latince. Konuştukları dilin adı bu. Sapiunt diline benziyor.
-Bu mümkün mü?
-Geçmişte bir etkileşim görünmüyor. En eski, köklü dillerden biriymiş. İnsanlık -kendilerine öyle diyorlar- parçalandığında ortak bir dil onları toplayabilmiş. Aynı zamanda bilim dili olduğunu söylüyorlar.
-İnanılmaz. Gerçekten inanılmaz, tarih bilimcilerimiz olası bir etkileşimi derhal araştırsın. Başka?
-Asker robotları var, gezegen yüzeyi yok olmuş. Yer altında bir şehirde yaşıyorlar.
-Fotoğraflar doğru mu?
-Geçmişlerine ait ellerindekiler evet. Ancak eser kalmamış. Teknolojileri kazalar geçirmiş. Yokolmayı bekliyorlar.
-Yardım etmeye değer mi?
-Sapiunt’u geliştirecek bir form, onlardan öğrenecek çok fazla zevk var.
-Saldırganlık?
-Elbette var, ama Sapiunt’ta azınlık olacaklardır. Şu an için çaresizler.
-Sayıları?
-500 Milyon.

Yöneticiler arasında rütbe yoktur. Hepsi aslında tek kişi gibidir. Farklı görüşleri olan tek bir kişi. Xeya şu anki fotoğraflarını masada gösterirken. Karar konuşması yapılıyordu. İnsan denilen canlı formunu Sapiunt’a getirmek doğru muydu? Ya da onlara yardım etmek?

-Saldırı güçleri ne seviyede?
-Bizimle kıyaslamak gereksiz olurdu efendim.
-Robot askerler dedin öyle değil mi?
-Sayılarından bahsetmediler ancak gezegendeki metal oranı taramalarıma bakılırsa. Yapacakları maximum asker minimum ağır silah demek. Bize kayıp verdireceklerdir. Ama olası bir savaşı kazanma olasılıkları yok. Buna kalkışmayacak kadar zeki bir form. Zekalarını kontrol etmezsek savaşmadan alt edilebilme ihtimalleri mevcut.

Fusce, konumu gereği bunları bilmek istiyordu. Karar almak uzun sürecekti. Xeya yorumlarını yapmış geri kalanı ise oradan getirdiği verilere kalmıştı.

Toplantı salonunun dışında Burf gizliliği sağlamak ve güvenlikle meşguldu. Bir yandan da çıkacak kararı bekliyordu. Tek bir galaktik savaş görmemişti. Eğer olacaksa nasıl bir şey olacağını merak ediyordu. Ama sırf merakı yüzünden savaş istediğine kızıyordu. Sapiunt’a duyduğu güven onu rahatlatıyordu, yoksa bir savaşı nasıl göze alabilirdi?
Sapiunt’ta karar bir haftada alındı. Dünya’ya savaş olasılığına karşı silahlı gidilecekti ancak asıl amaç onları Sapiunt’a taşımaktı. Asker yerine makineler gidecekti. Fusce, Burf ve bir Yönetici de hazırlıklara ve sağlık iyileştirmelerine başladı. Işık hızına çıkamayacaklardı ancak yakın bir hızda seyredeceklerdi. Yolculuk Dünya süresiyle bir buçuk aydab fazla sürecekti. Ama henüz hazır değillerdi.

Bu sırada Dünya’da bir savaş patlak vermek üzereydi. İnsan ırkının artık kontrol edemediği Ay’da güç toplayan İleri Dünyalılar saldırı için hazırlanıyorlardı. İki ay sonrası için bir ön saldırı planlanmıştı. İnsan ırkının gücünü ve elindekileri göremiyorlardı. Komutan olarak seçtikleri kişinin adı yoktu. Ona Destro diyorlardı. Emirler yağdıran, agresif biriydi. Barış kelimesini bilmeyen… Bu savaşı neden istediklerini bazıları bilmiyordu. Sadece binlerce yıldır süre gelen bir kin vardı. Önce onları yaratıp sonra da yok etmeye çalışan insan ırkı için. Onlar kusursuz ırk projesi olarak yaratıldı. Zeki ve biyolojik olarak üstün bir ırk. Ama onlar iyi duyguları öğrenecek kadar uzun kalmamışlardı. Ordu projeden haberdardı, bazılarını o hep hayal ettikleri askerler olarak yetiştirebileceklerini fark ettiklerinde bazı deneyler için NASA’ya talimat vermişlerdi. Sonuçta onlar gelişecek organizmalardı, insan şekillendirmesi doğrultusunda… 13 Ocak günü meydana gelen kaza her şeyin sonu, savaşın başlangıcı olmuştu. O kazaya dair her şey silinmiş, unutulmuştu. Voyager 2’yle kaçan koloni hariç.

Şimdi bir organizma değil, İleri Dünyalılardı onlar. Ay’da pusu kurmuş hayvanlardı. Ne özel hayatları ne de hayatları vardı. Bu saplantı onları içten içe kemiriyordu. İnsanlardan kalan Ay üssü onlar için sığınaktı.

Destro ayağa kalktı. Ona göre sağında duran pencereye yöneldi. Odası yüksekte değildi. Ancak Ay’daki yapılanmaları bir kraterin içindeydi. Oraya doğru baktı. Onlarca silahlı uzay aracı… Yüz binlerce birey. Ve onların konteyner barınakları. Kraterin içinde devasa boyutlarda bir pusuyu andırıyordu. Tekrar koltuğuna gitti. Önünde devasa bir cam vardı. O oda, kraterin kenarına kurulmuştu. Ancak asıl amacı konaklayan uzay çalışanlarına Dünya’yı izleme imkanı sağlamaktı. Amacına uygun olarak günün bu saatlerinde Dünya görünüyordu. Sarı bir gezegendi onlar için. Cam, Güneş’e karşı koruma sağlıyordu. Güneş, gezegenin arkasına doğru ilerliyordu. İleri Dünyalılar, bir Güneş tutulması hesaplamıştı. Bu Dünya’dakiler içinse bir Ay tutulması demekti. Yani Ay, Dünya için yok olduğunda saldırı emri verilecekti. O güne kadar evren her zamanki soğuk sessizliğinde bekleyecekti.

İnsanlar, olası bir saldırıya şüpheniz karşı koyabileceklerdi. Ama hazırlıksız yakalanacakları böyle bir savaşta ne kadar süre?

“Beyler”

Geri Kalanlar’ın yöneticisi, Dünya’nın yöneticisi, askeri bir ekibe brifing veriyordu. “En kısa zamanda, bütün sistemler gözden geçirilecek. Taşınma Planı uygulaması şu an başlatılmıştır. Yer ve zaman konusunda zamanı geldiğinde bilgilendirileceksiniz. Olası bir saldırı için orta seviye hazırlık emrediyorum. Gezegene sensörleri yayın, atmosfer taramalarını kesintisiz istiyorum. Öncelikli hedef giriş çıkışlar. Dağılabilirsiniz” Üst düzey komutanlar ve güvenlik görevlilerinden oluşan 20 kişilik bu ekibin tamamı erkeklerden oluşuyordu. Yönetimin emirleri kesindi. Derhal başlayan koşuşturmaca halkı tedirgin edecekti. Ancak bunun için bir bilgilendirme yayını yapılacak ve halka tehlikeli bir durum olmadığı ancak taşınma için hazırlanmaları söylenecekti.

Evlerinde televizyonları başında olan herkese akşam yayınında yöneticiler tarafından seçilen bir sözcü halka o konuşmayı yaptı. “Değerli insan halkı. İyi akşamlar. Bu sabah Geri Kalanlar yönetimi tarafından alınan kararı açıklamakla görevliyim. Askeri koşuşturmaca bir taşınma hazırlığıdır. Bir saldırı ya da tehdit söz konusu değildir. Bu bölge ile bağlantılarımızı kesmek durumundayız. En kısa zamanda hazırlıklarını tamamlamanızı öneriyoruz. Taşınma sebebi ve yeri bir diğer yayında bildirilecektir. Geri Kalanlar yönetimi.”

İnsanlar anlam verememişti. Su depoları, enerji kaynakları, yerleşmiş düzenler, yer altına inşa edilen bu şehir… Bazen insanlar böyle bir sistemin tekrar kurulmasının imkansız olduğunu düşünürdü. Şimdi ise bunu taşıyacaklar mıydı? Böylesi bir kararı aldıran şey ciddi bir tehditten başka bir şey olamazdı. Halk hazırlıklara derhal başladı. Ufak isyanlar da olacaktı, kalmak isteyenler ve savaşa giriyoruz çağrıları yapacak olanlar. Nereye gideceklerdi? Belki de gezegenin başka bir yerinde başka hayatta kalanlar vardı.

Aynı anda Sapiunt’tan bir kaç bin güvenlik ekibi, 3 adet 200 bin kişilik yolcu gemisi ve devasa ana gemi ile yola çıkıyordu. Bir buçuk aydan biraz daha fazla sürecek bir yolculuk başlıyordu. Praeses, Fusce, sağlık ekipleri ve Enstitü mühendisleri Dünya’ya gidecek olan canlı Sapiuntlulardı. Ve bir de Xeya vardı.

***

İleri Dünyalıların Ay tutulmasında iniş yapmak üzere yola çıkan öncü ekibi 17 günde Dünya’ya ulaştı. Başladıkları yerde bitireceklerine inanan İleriler, hatırladıkları tek yer olan eski Kuzey Amerika kıtasına sert bir iniş yaptı. Dünya’yı kaplayan toz bulutları hava araçlarını oldukça zorluyordu. Atmosfere girdikleri andan itibaren İnsanlık radarları tarafından saptandılar. Güvenlik ekipleri karşılama ekibini yola çıkardı. İnsanlık barındıran her şey eskiden Alp Dağları olarak bilinen toprakların altında bulunuyordu. Amerika kıtasına gitmek için aşmaları gereken uçsuz derinlikte topraklar vardı. Okyanus suları tamamen kurumuştu ama geriye kalan çukurlar muazzamdı. İnsanlığın hava taşıtları tozda yol alabiliyordu. Havadan oraya ulaştılar. Ve İlerilerin bulunduğu alana indiler. İleriler silahsız bu ekibe saldırarak karşılık verdi. Robot askerlerden oluşan bu ekip rehin alınma durumunda İnsanlığın yerinin güvenliği için imha olmaya programlıydı. Öyle de oldu. Karşılama ekibi tek bir açık vermeden çatışma sırasında imha oldu. İleri Dünyalılar ne olduğu anlayamadan ellerine gelen tek ipucu da yok olmuştu. Ancak İnsanların olduğunu düşündükleri bu ekibi ana üsse bildirecek bir roket fırlatmışlardı. Roket toz bulutlarını aşıp atmosfer dışında şiddetli bir ışık yayarak patladı. Ay’da gözetlemede bekleyen ana üs. İşareti gördü ve Destro’nun emri ile bütün İleri Dünya ırkı bütün teknolojileri ile geri dönüşü düşünmeden Dünya’ya doğru yola çıktı.

Bu sırada karşılama ekibi, imha olmadan önce sinyal göndermeyi başardı. Saldırıya uğradıklarını bildiren ekip yöneticileri sarstı. Uzun bir sessizlik oldu. Olağanüstü toplantı haberi bildirildi ve bütün yetkililere savaş planına geçildiği bildirildi. Sapiunt halkının ihanet ettiğine inanmakta zorlanıyorlardı. Alplerin yardımı ve teknoloji ile geliştirilmiş görünmezlik sistemi devreye sokuldu. İnsanlık saldıracak kadar askeri güce sahip değildi. Birlikleri halkın yakınında tutmak zorudaydılar. Savunma pozisyonuna geçildi ve toprak üzerinde tek bir iz bile bırakılmadan yer altına çekildiler.

İleri Dünya ekibi gezegeni yerden tarayarak İnsanlığı arayacak daha küçük birimlere ayrıldı ve gezegene yayılmaya başladı. Havadan ulaşım için büyük araçlar gerekiyordu. Tozlar küçük hava ekiplerinin çalışmasına izin vermiyordu. Dünya’nın yanlış tarafına iniş yapmışlardı. İnsanlığa vakit kazandıran bu gelişme insan ırkının hala tanrı eliyle korunduğundan başka bir şeye işaret olamazdı..
47 gün sonra Alplere ulaşan İleri Dünyalı iki keşif birimi vardı. Soğuk dağlar değildi artık Alpler, bir zamanlar dağcıların gözde dağları. Dağcılık yok olalı binlerce yıl olmuştu. Alplerden önce onlar, sonra karlar ve bitkiler çekilmişti. Sadece toprak ve kayalar kalmıştı. Ne çevrede ne de radarlarda İnsanlık’tan eser vardı. Oysa tam altlarında yarım milyarlık bir nüfus nefes alıyordu. İnsanlık savunma pozisyonundaydı.

Otuz gün önce İlerilerin bütün ekipleri Dünya’ya ulaşmıştı. Birimlerden gelecek en ufak bir sinyali bekliyorlardı. Ama İnsanlık yok olmuşcasına boş görünüyordu gezegen. Destro her habersiz günün sonunda sinirini yanındakilerden çıkarıyordu. Eğer bir kaç yıl daha insanları bulamazlarsa İleri Dünyalılardan sadece Destro kalacaktı.

-Efendim…
+İyi bir haber versen iyi olur yoksa bu senin son konuşman olacak.
-Atmosfere bir giriş gerçekleşti. Kalabalık bir grup.
+Nereye gidiyorlar.
-17 ve 18 numaralı birimin bulunduğu alana yakınlar.
+Yola çıkıyoruz.

İleri Dünyalılar harekete geçmişti, yerde aradıkları şey havadan geliyordu. Büyük gemileri tozda ilerleyebiliyordu. 15 dünya saati sonra Alplerde olacaklardı.

***

Xeya, daha önce onu Geri Kalanlar’ın arasına götürdükleri yeri işaretlemişti. Sapiunt gemilerini ve birliklerini oraya yönlendirdi. Fusce, fotoğraflardaki gezegenin bu hale gelmiş olmasına inanamıyordu. Yeşil, mavi, kahverengi, kırmızı, beyaz bir gezegenden; sarı… sadece sarı bir gezegene. Gemiler 2 dakika sonra iniş yaptı. İnsanlığın gizlenme sisteminden daha gelişmiş olan teknolojileri insanlığı görebiliyordu. Maskelerini takmış olarak, bir güvenlik ordusuyla gemiden inen Praeses, Fusce ve Xeya. İnsanlık’tan gelen bir elçi olmayınca, onlara sinyal gönderme kararı verdi. Xeya’nın götürüldüğü, yeraltına inen tünelin kapısının bulunduğu yere kadar gittiler ancak görünürde bir kapı kalmamıştı. Toprakla tıkanmış yüzlerce yıllık bir tünel girişi gibiydi. Fusce saldırgan bir tavır sergilememek adına tünel girişine müdahele emri vermedi. İnsanlık’tan gelecek cevabı beklemek üzere gemiye döndüler. İnsanlık tuzak sandığı sinyale cevap vermedi. Sapiunt güvenlik gemileri onlara doğru gelen bir koloni tespit etmişti. Koloniye yöneltiler silahlar önlem amaçlıydı. Taramalar kolonideki formu analiz etti ve Xeya’ya gönderdi. Xeya geçen sefer geldiğinde çıkardığı ortalamalarla karşılaştırdığında insan ırkına ait olmadığı fark etti.

-Efendim kolonide bize yönelen silahlar tespit ettik.
+Önlem al.

-İnsan değiller.
+Ne demek insan değiller.
-İnsan bileşimlerinden çok farklılar.
+Ne o zaman bunlar?
-Onlara benzer bir kayıt yok.
+Nasıl bir yer burası böyle ?!

“Saldırı. Tüm birimler saldırı pozisyonu.” Kalkanlar saldırı tespit etmiş olmalıydı. Bir kaç kere yankılanan bu cümle Fusce’yi sinirlendirmişe benziyordu. Praeses teknik destekle ilgilenmeye başladı. Fusce hızlı bir saldırı planı yaptı. Gerekli emirleri verdi.

“Birileri beni şu lanet geminin başındaki kişiye bağlasın.” Bir mühendis bir kaç şeye bastı, bir kaç deneme yaptı. “Efendim, düşman komutanı…”

-Ben Fusce, Sapiunt gezegeni güvenlik komutanıyım. Ateşi kesmenizi öneriyorum.
+İnsanlık sizi mi çağırdı?
-Ateşi kesmenizi öneriyorum.
+İnsanlık nerde?
-İnsanlık bizimle değil.
+Yolumuzdan çekilin.
-Ateşi kesmezseniz yolunuz diye bir şey olmayacak.
+Biraz sonra… Geminizin önünde…

Bir kaç dakika sonra Fusce, Xeya’yla birlikte kalabalık bir güvenlik ekibi eşliğinden geminin kapısına indi. Bir kaç araç geliyordu. Beklediler. Araçlardan tuhaf canlılar indi. İnsanlara benziyorlardı çok daha çirkinlerdi ve kuyrukları vardı. Fusce’nin iki katı boyutları olan konuştuğu kişi olmalıydı.

-Ben Destro, İleri Dünyalıların komutanıyım.
+Fusce.
-Neden burdasınız?
+Keşif.
-Burada keşfedilecek bir şey yok.
+Siz neden burdasınız?
-İnsanlıktan alacak bir intikamımız var.
+İntikam mı? Ne için.
-Sana hikayemizi anlatmayacağım. Yolumuzdan çekilin.
+Korkarım bu olmayacak.

İleri Dünya araçlarından onlarcası indi ve silahlarını kurdu. Sapiunt güvenlik ekipleri de karşı pozisyon aldı. Fusce iki katı olan derisi bir zırhı andıran yaratığa bakıyordu. “Benim gemimin önündesiniz” dedi. Destro arkasını döndüğü anda İleriler rastgele ateş etmeye başladı. Sapiunt güvenlik ekiplerinin çoğu robotlardan oluşuyordu Fusce ve Xeya’yı çembere alarak içeri taşıdılar. Bu sırada Destro geldiği araça geri döndü. İnsanları korumak zorunda değillerdi ama Fusce bu meydan okumayı karşılıksız bırakamazdı. Dev yaratık sinirlerine dokunuyordu.

Komuta odasına çıktı. “Biri şu korkak ırka haber versin, onları öldürmeye gelen yaratıklar var. O delikten çıksalar iyi ederler.” İnsanlara bu mesaj gönderildi.

-Efendim, Sapiunt komutanından bir mesaj var.
+Dinlet

+Yöneticileri topla.
-Elbette efendim

5 dakika sonra yöneticiler toplandı. Yeryüzünden gelen bütün verileri incelediler. Sapiunt’u düşman sanmışlardı, oysa yukarda onlar için savaşmak üzere olan bir ırk vardı. Savunma durumundan çıkma kararı aldılar. Sapiunt’a, onlarla birlikte savaşacaklarını belirten bir mesaj gönderildi. İnsanların elinde bir kaç yüz tank, binlerce robot asker ve beş yüze yakın hava savaş taşıtı vardı.

Robot askerler, Sapiuntlu askerler ile birlikte öncü ekip olarak gidecekti. Tanklar ve hava taşıtları radyo kontrollüydü. İnsanlık öncü saldırıyı yapan taraf olacaktı. Sapiunt güvenlik gemileri ise havadan saldıracaktı.

İlk saldırıyı Destro çoktan yapmıştı. Gemisine döndüğünde sadece saldırı emri verdi. Ne bir plan ne bir strateji. Gözü dönmüşcesine saldırmak istiyordu. İnsanlık’tan güçlüydü ama Sapiunt’tan asla. Bunu biliyordu.

Karadan yürümeye çalışan bir çatışma başlamıştı. Metal askerlere karşı ölü derileriyle İleri Dünyalılar. Sonik silahlar, ışın silahları, görünmez bombalar. İlerin elinde tuhaf kimyasal silahlar vardı, metal askerlere hızla etki ediyordu. Kan ve metal her yana saçılıyordu. Tanklar, ne olduğunu bilmedikleri devasa İlerileri kürelerine saldırıyordu. Hava üstünlüğünün İlerilerde olmadığı aşikardı ancak kürelere yaklaşamayan mekanik araçlar uzaktan saldırmak zorunda kalıyordu.

İnsanların yöneticileri Sapiunt gemisine gelmişti. Ve Fusce sivil insanlar için yeraltına bir ordu göndermişti.

Küreler yüzünden ana gemiye yaklaşamayan büyük silahlar savaşta etkisiz kalıyordu. Buna bir çözüm bulmak adına insanlığın elindeki iki nükleer füzeyi kürelere yönlendirdiler. Küreler etkisiz hale geldiğinde oluşan patlama cephenin yarısını yok etti. Geriye kalan tanklar, Destro’nun ana gemisine ulaşmak için harekete geçti. Hava taşıtları için o gün toz bulutları çok yoğundu. Savaş karadan yürümek zorundaydı.

Bir hafta boyunca bir çok güçlü silah, bir çok asker yok oldu. Ancak Destro’nun arkadan dolanması için görevlendirdiği bir ekibi vardı. Bir küreye de sahiplerdi. İnsanlık için yer altına indiklerinde Sapiunt’un ve insanların robot askeri küreler yüzünden çalışamaz hale geldi. İnsanlar kendilerini binlerce yıldır yaptıkları gibi kendileri savunacakalardı. Elbette silahları, teknolojileri vardı. İleriler iri ve kuvvetliydi. Fusce, arkadan gelen saldırıyı haber aldığında yeraltı şehri yarı yarıya yok olmuştu. Küreyi etkisiz hale getirmesi için canlı bir güvenlik ekibi gönderildi. Bu sırada Sapiunt ana gemisinin yakınına kadar sızabilen bir kaç mancınık benzeri araç nükleer etkili küreler fırlatmıştı. Sapiunt ana gemisinin savunma kalkanı ve ana kapısını bozulmuştu. Destro ikinci nükleer küreyi cephede patlattı. Cephe tamamen yok olmuştu. Elinde kalan her şeyle, Sapiunt’un üzerine gitti. Sapiun gemisi silahlarını çoktan ateşlemişti. Kimyasal silahlar da ateşliyorlardı. Kurtulmayı başaran Destro yaralanmıştı ancak, hızlı iyileşen bu yaratıklar geminin ana kapısına kadar ulaştı. Ana kapı tamir edilememişti. Geminin içine fırlatılar üçüncü bir küre Sapiunt güvenlik birimlerine büyük kayıplar verdirdi. Aynı anda yer altında bir ekip küreye ulaşmak için İlerilerle çatışıyordu. Kürelerin patlatma yetkisi sadece Destro’daydı. Ana geminin içine kadar giren İlerilere, Fusce ve özel savunma robotları karşı koydu. Destro aldırmadan saldırıyordu ancak Sapiunt’un ana gemisi harika işliyordu. Daha fazla ilerleyemeyen İleriler ve Destro yakalandı. On dakika sonra Destro’nun tutulduğu yere gelen ilk kişi Fusce oldu.

-Savaş bittiyor. Her şeyi kaybetmek üzeresin.
+Haklısın üzereyim.
-Neyin kaldı, yaratık? Birliklerim gemine ulaşmak üzere.
+İleri Dünyalıların yaşama amacını anlayamamışsın.
-Belki anlatmak istersin.
+İsterim.
-Evet?
+Bekle. Bu gezegende yaratıldık bu gezegende ölüyoruz. İnsanlara gelince. Yerinizde olsam o kürelere dokunmam.

Yeraltındaki ekip küreyi etkisiz kılmak adına dış kabuğunu çıkardığında içinde bir saat çalışmaya başladı. 10’dan geriye sayıyordu. Bir buçuk saniye kadardı her birinin arası. Destro gülüyordu. Birlikler, İlerilerin gemisinde kürelerden yüzlercesini bulmuştu, daha büyük küreler de vardı. Geri sayım 5’te durdu ve İleri Dünyalıların getirdiği bütün küreler patladı. Gezegen tarihinde gerçekleşen en büyük patlama… Bir krater oluşmuştu. Xeya ve bütün teknoloji patlama anında bozuldu. Ardından gelen şok dalgası tankları, hava taşıtlarını, yer altını, İlerilerin ana gemisini yok etti. Sapiunt gemisi hurdaya dönmüştü ancak içindeki hiçbir canlı ölümcül zarar görmemişti. Geriye sadece geminin içindekiler kalmıştı.

Patlama gezegenin fay hatlarını sarsmış ve volkanik etkiler başlatmıştı. Alpler şekil değiştiriyor. Lavlar gezegen yüzeyine çıkıyordu. Sapiunt gemisinde hayatta kalanlardan Fusce, hala gülen Destro’yu öldürdü. Gemiden dışarı çıkmak istedi ancak lavlar geminin etrafını sarmıştı.

Gezegen kırk bin yıl sonra ev sahibi ırka ve onu yok etmek isteyen misafirlerine mezar olmuştu. Fusce, Sapiunt’un güvenlik komutanı hayatta kalan bir kaç insan yönetici ve Praeses ile ölümü bekleyecekti. Sapiunt halkı onları almak için yıllar sonra gelecekti ancak hayatta kalabilecekleri kadar besinleri ve yerleri yoktu. Dünya tekrar boş ve ölü bir gezegendi.

-Özür dileriz.
+Sizin suçunuz değil.
-İnsanlık, iyi ve kötü şeyler yaptı ama kötü olanları her zaman iyi olanlardan daha iyi yaptı.
+Artık bir önemi kalmadı.
-Sapiunt bizi böyle mi hatırlayacak?
+Zekasıyla kendini yok eden ırk olarak mı? Hayır. Kırk bin yıl önceki, en güzel dönemlerinizle.
-Öyleyse teşekkürler.

SON

Reklamlar

Yorum Yap

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s