Kategori arşivi: Serbest Kürsü

All hail Sinatra!

Müzikleri kasetten dinlediğimiz dönemde yaşadığım rap müzik çılgınlığından caz müziğe öyle sert bir geçiş yapmıştım ki hayatımın bir dönemi hunharca Frank Sinatra olmuştu. Seslendirmiş olduğu şarkı sayısında dahi bir uzlaşma sağlanamamış olduğundan (1200 ile 1800 arasında) sonsuza dek Sinatra dinleme korkusuna kapıldığımda filmlerine geçmiştim.

Öncelikle Frank Sinatra ve Dean Martin’in on bin kere izlemiş olduğum bar videosunu buraya bırakayım.

Sinatra benim için nostaljik ya da eski değildi, keşfettiğim zaman tüm müzik türlerini bir kenara itip onu dinlemiştim. Sinatra benim için Dean Martin, Ella Fitzgerald, Sammy Davis Jr. gibi isimlere açılan kapı olmuştu aynı zamanda. Hal böyle olunca doğum gününü boş geçmek olmaz diye düşünerek bir kaç filmini (benim favorim olanları) paylaşmak istedim. Şarkılarını unutmaya fırsatımız yok ki hatırlayalım.

… ve evet, bugün Frank Sinatra’nın doğum günü.

 

Hemen izlemek isterseniz diye, tatmin edici bir kaynak: http://goo.gl/nOQMnM


 

 

 

Reklamlar

HIBIT

Geçtiğimiz aylarda bir projemi bir konferansta poster olarak sergilemek/sunmak gibi bir iş edinmiştim. Bu macera sonunda bir kaç laf biriktirmiş oldum. Bunları not almıştım hemen yazılaştırmak adına ancak çarşambayı sel aldı, bir miktar geçikmiş oldu.

Lisans 3. sınıfta yani geçtiğimiz yıl ilk biyoinformatik projemi gerçekleştirdim. Mükemmel bir özetle, okuldaki bir hocamla ChIP-Seq sonuçlarında birden fazla yere haritalanan dizilerin geri kazanılmasına yönelik kafa yormuştuk. Proje dönem sonunda teslim edildikten sonra rafa kalkmıştı. Ta ki hocamın dikkat çekmesi ile HIBIT’ten haberdar olana dek. Sonrasında proje ile HIBIT’i bir posterde birleştirecektim. HIBIT yazısının devamı

Yapmanız gereken, anlayamayacağınız, unutulmaz, birbirinden iddialı…

Bu liste içerik olayını kim çıkardı, bir adım öne çıksın.

Korkarım çevrimiçi içerik üreticiliğinde yepyeni bir dönemdeyiz. Liste dönemi. Liste derleyici yazarların bir kısmının artık paragraflardan oluşan düz yazı yazma yeteneğini kaybetmiş olabileceğini bile düşünüyorum. Kimse gene de kişisel algılamasın.

Bir olayı, konuyu, olayları, konuları irdeleyen, inceleyen uzun ve “özgün” yazılar yazmanın zorluğu malum; hele de fotoğraflardan ve altlarındaki küçük paragraflardan oluşan listeler daha fazla talep görüyorsa. Düzenli liste üreticisi veya unutulmaz, muhteşem, en iyi yazarı iseniz bundan sonrası belki biraz gururunuza dokunabilir. Yoğun serzenişte bulunacağım.

Yapmanız gereken, anlayamayacağınız, unutulmaz, birbirinden iddialı… yazısının devamı

Türkiye’nin Dertlerinden Fırsat Bulamadığı Bir Spor: Disk Golf

Selpak gibi bir markadan, Frisbee markasında isimleşmiş bir disk olan frizbi elbette karşılıklı atmaktan çok daha fazla ilgi görüyor, dünyada. Reklam amaçlı dağıtılan ya da oyuncakçılardan satın alınabildiğini bildiğimiz uyduruk frizbiler konusunda biraz düşünsek aklımıza “elbette çok iyi frizbiler vardır” görüşü gelir. Var ama muhtemelen özel ilgi göstermeyen hiç kimse onlardan bir tanesine dokunmamıştır. Çünkü emin olun Türkiye’de alabileceğiniz “dışarıdan daha pahalı” bir yer bile yok. Ülkenin bazı üniversitelerinde (ilerde bahsedeceğim) Altımıt (ultimate) adlı frizbi sporuyla uğraşan takımlar kendilerine kadar yurtdışından getiriyor. “Frizbi ulan frizbi” diye söylenerek durmadan bakındım, ülkede yok.

Türkiye’nin Dertlerinden Fırsat Bulamadığı Bir Spor: Disk Golf yazısının devamı

“En Arka” Adına Röportaj

Merhaba. Biraz kendinizden bahseder misiniz?

20’li yaşlarımdayım. Anadolu yakasında yaşıyorum tabi ki Avrupa yakasında özel bir şirkette çalışıyorum. İşten kalan vaktimi daha çok arkadaşlarımla İstanbul’u gezerek, spor yaparak, bilgisayar oynayarak geçiriyorum.

Bildiğimiz kadarıyla En Arka adlı bir tarikatın kurucu üyelerindensiniz, nedir bu tarikat?

Bu biraz hani denir ya “yaşam tarzı” diye, ahaha. Ben işe gitmek için toplu taşıma kullanan bir kişiyim. Bilirsiniz “iş çıkışı” diye bir kavram vardır. İşte o çıkışlardaki kalabalığı oluşturan güruhtayım. Benim gibi binlercesi var bu şehirde. En Arka, bir anlamda kendi kendini oluşturmuş bir tarikat. İşe giderken ve çıkışta özellikle metrobüslerde sıkışmanın felsefi yönünü sorgulayan kişilerin bir araya geldiği bir topluluk daha çok.

Peki bu oluşum ne zaman resmiyet kazandı?

Ben genellikle duraklarda ilk metrobüsün bittiği diğerinin başladığı noktada bekliyorum. Bi dönem yanlış hatırlamıyorsam iki ay boyunca her sabah kalabalığın yönelimiyle ilk metrobüsün arka kapısına bindim. Altı haftanın sonunda fark ettim ki orada hep aynı kişiler ile seyahat ediyordum. Hepimiz sabah 7 güruhuyduk. Bir kaçıyla bu konu hakkında konuştuysam da kimse aslında birbirini tanımıyordu. Bu kişilerle daha sonra iş çıkışlarında arka tarafta toplanıp sohbet ediyorduk. Bir gün bir şey fark ettim, gereksiz yere sıkışıyorduk. Oysa orta kısımlar nispeten boştu. O an bu topluluğu metrobüse yayıp sohbeti bitirmek istemedim. Daha sonra konusunu açtığımda herkesin benzer düşünceleri aklından geçirmiş olduğunu gördük, o andan itibaren adımız konmuştu.

Kendinize neden tarikat diyorsunuz?

Zaman içinde belirli ritüeller oluşturduk. Bunlardan birisi kapı açıldığında hafif genişleyerek aracı dolu ancak tek kişilik yer varmış gibi gösteriyorduk bunun sebebi aramıza yeni insanlar katmaktı. Bilirsiniz… İnsanlar o tek boşluğa iki kişi girmeye çalışıyor. Bunun insanların bastırılmış sıkışma isteğinin bir sonucu olduğunu düşünüyoruz. Bunun gibi pek çok örneğin boşalan koltuklara oturmayıp sıkışıklığı rahatlatmamak gibi alışkanlıklar edindik diyebiliriz. Amacımız asla oturmak değil bazen boş metrobüse hücum etmenin sıkışıklığını tadıyoruz, arkadaşlarımız eziliyor ancak bu bir fedakarlık işi.

En Arka’nın inandığı değerler nelerdir?

Tabiki en başta sıkışıklık. Burada Istanbul’da insanlar çoğu kez sıkışıyor, farkında olmasalar da sıkışmaya karşı bir yönelim başlıyor. Bu, haklı bir yönelim. Bunun dışında toplu taşımaların koltuk gibi rahat kısımlarının olmasına karşıyız. Daha çok insanı sıkıştırmak mümkünken koltuklar bunun önünde en büyük engel. …ve tabi dostluklar. Biz en sıkı dostlukların en sıkışık metrobüslerde kurulduğuna defalarca şahit olduk.

Yaşadığınız ilginç bir olayı anlatır mısınız?

Bir olay var, bize yeni bir bakış açısı kazandıran bir olay. Hafta sonlarını kiraladığımız 1+1 bir evde 15-20 kişilik bir grupla geçirir, toplu taşıma ile şehri gezeriz. Hemen her duraktan binmiş olmak gibi bir hedefimiz vardır bu arada. Bu kez Burhaniye’den metrobüse binecektik. Bütün metrobüslerin arka kısmı inanılmaz derece boştu, binemezdik. Dokuza yakın araç sonunda neredeyse topluca ağlayacaktık. Durakta dağılmış haldeydik o sırada bir arkadaşımız “bu kez ön tarafa binsek ya” demiş. Bu haber bir kısmımıza ulaşamadan dolu bir metrobüs geldi. Bir galeyanla kendimizi araca attık. O an grubun yarısının ön tarafa bindiği gerçeğiyle bembeyaz kesildik. Orta kısımda insanlar vardı ancak sıkışıklığı yetersizdi. Derhal plan yapmalıydık. Dereken köprü durağında orta kısımdaki insanların neredeyse çoğu indi. O anda metrobüsün iki ucunda iki sıkışık halde grup bakakalmıştık. İkiye ayrılmıştık bu, sıkışıklığın mahvolmasıydı. Bazı arkadaşlarımız bu görüntü karşısında fenalaşmış ancak sıkışıklık sayesinde yere düşmemişti. Orta kısım boştu ve sıkışık bir halde ilerleyemezdik orta kısımları genişlemeden aşmak çok zordu, inmek zorunda kaldık.

Son olarak söylemek istedikleriniz nelerdir?

Sıkışmak evet ter kokusu, evet taciz, evet birisiyle yüz yüze gitmek demek. Ancak her inancın zorlukları vardır. Eğer zihninizi olumsuzluklara kapatabilirseniz, içerdeyken bile metrobüsün kapanan kapısına sıkışmak kadar zevk alabilirsiniz. Eğer biri hastaysa herkese bulaşır, bu bağışıklık kazanmanın en paylaşımcı yoludur. Grubun orta kısmında kaldığınız zaman tutunma ihtiyacınız ortadan kalkar. Asla koltukların boş olmasına kafa yormazsınız ve en önemli sıkışıklık sizi iletişim kurmaya zorlar. Bir daha asla en arka dışında bir yere binmedik, eğer bize katılmak isterseniz her sabah 7’de arka taraftayız, “Orta kısımlar boşsa boş. Biz sıkışmamıza bakarız”.

“Engelli Dostu Teknoloji”

Geçtiğimiz gün organizasyon gönüllüsü olarak katıldığım Things Kamp 2015 etkinliğinde Oğuz Aybaşakkaya’nın “Engelli Dostu Teknoloji” sunumundan kazandıklarımı buraya aktarma ihtiyacı hissediyorum.

Aybaşakkaya’nın kendisi gibi görme engelli kişilerin hayatlarının kolaylaştırılması adına bakılması gereken açıyı hatırlatan sunumunun adından da anlaşıldığı gibi odak noktası teknolojiydi. Vermek istediği mesajı ise sonunda herkese ulaşmıştı: “Görme engelliler için yapmanız gereken şeyler sandığınızdan çok daha kolay”

Hayatın karmaşasında ya da görebilen hayatlarımızda oldukça önem verdiğimiz tasarımın görme engelliler için değil onlar ile yapılabilme ihtimaline ilk kez dün uzun süre kafa yordum. Bunun sebebi sunum sırasında Aybaşakkaya’nın bizlere hatırlattığı düşünmeyi bıraktığımız detaylar ve özel olarak sıradan görünen web sitelerinin göremediğimiz kısımlarını görüyor oluşuydu; kodlarını.

Görme engellilerin en çok faydalandığı duyu şüphesiz işitme duyusudur. Internet kullanımlarını bu duyu sayesinde bizim kadar hızlı gerçekleştirebildiklerini gördüğümde ufak bir aydınlanma yaşamadım değil. Bu konuda bizden aslında tek bekledikleri onlar için tasarlanan bir web sitesi değil, kodları onları da düşünerek yazılmış bir web sitesi. Bunu biraz açmak gerekirse örneğin “Kayıt Ol” butonu bir görsel ise ve kodlarda herhangi bir metin olarak etiketlenmediyse, görme engelli kullanıcılar için web sitesini okuyan ses bu butonu beklenen şekilde okuyamıyor ve kişi bunun ne olduğunu anlayamıyor. Bu konuda sık sık tekrarlanan beklenti web sitelerini kodlayan kişilerin her bir objeye bir metin etiketi ataması.

Bunun birazcık daha ilerisinde görsellere betimleme yazmak var. Sunumda gösterilen http://getem.boun.edu.tr/ örneğinde sitenin logosu aslında bir betimleme içermekte ve bizlerin göremediği bu betimleme görme engelli kullanıcılara logoyu tarif ediyor. Bu aslında geliştiricinin 1 dakikadan az sürede ekleyebileceği bir detay. Betimleme kavramının görme engellilerin hayatlarında ne kadar önemli bir yer kapladığını dilerseniz Aybaşakkaya’nın “Bir Bakar Mısın?” adlı projesinin videosunda kendi ağzından dinleyebilirsiz.

Projenin çalışan sürümü: http://www.ngi3d.com/bbm/

Rakamlı klavyelerin 5 düğmesindeki çıkıntı, bir kombinin ısı derecelerindeki çentikler tasarımcılar için eklemesi işten bile olmayan ayrıntılar ancak görme engelli kişilerin hayatlarında kayda değer bir kolaylık sağlayacağının farkında olmak gerek. Bu anlamda temel taleplerden biri uluslarası tasarım standartlarının engelliler adına daha da genişletilmesi.

Aybaşakkaya’nın tüm engelli kişiler adına talebi bir şeylerin engelliler için değil engelliler ile birlikte yapılması. Fikirlerinin alınması. Engelliler için yapılan işlerin bir görev olarak görülerek amacını verimli halde gerçekleştiremeyecek şekilde sonuçlanmasından muzdarip. Oysa her gün yaşadıkları sorunların ufak bir çentik, bir açıklama ile çözülebileceğini haklı olarak dile getiriyor.

Sunum sonunda neden web tasarımlarının basitleştirilmiş modlarına geri dönülebilmesi için bir seçenek olmasının, neden arka planda kalan kodların görme engelliler için fevkalade önemli olduğunun, ufak bir betimlemenin, altyazıların önemini hatırlamış ve Aybaşakkaya’nın bir engeli yokmuş gibi sunum yapabilmesine imkan sağlayan detayları, kullandığı akıllı telefon uygulamalarının hayatındaki etkisini gördükçe bakış açısını yakalamış oluyorsunuz.

Bir Kaç Şey

  • Dijital olarak okunabilecek e-kitapların hala yeterince yaygınlaşmadığından görme engellilerin kitapların seslendirilmesine ihtiyaçları var. Bunu http://getem.boun.edu.tr/gonullu.asp üzerinden yapabilirsiniz
  • Betimlemelerin öneminden bahsetmeye gerek yok. Hemen görme engelliler için bir forum gibi çalışan http://www.gormeengelliyiz.biz/ sitesine girerek onların betimleme gibi taleplerine yardımcı olabilirsiniz.
  • Bloglarınızda görsel kullanırken çoğu zaman sitede görünmeyen “açıklama” kısmına bir açıklama ya da betimleme yazabilirsiniz.
  • http://www.engelsizerisim.com/ adresinde erişilebilirlik standartları ve olması gerekenleri hakkında bilgi edinebilirsiniz..

Engelliler için değil, engelliler ile birlikte.

Nefes nefese kalamıyorum.

Evimde nadiren izlediğim yerel kanalların aksine zamanın çoğunda ya bir National Geographic ya da bir Discovery kanalı açıktır. Hayvan belgesellerini pek de sevdiğim söylenemez. Discovery’nin ekstrem programlarına alternatif asıl ilgimi çeken NatGeo’nun Dünya turu programlarıdır. Bu tarz programları World Travel Channel’da izlemeyemezsiniz ya da Ayna tarzı gezilerden çok farklıdır. Benim de görmeyi beklediğim şey turistik/tarihi yapılardan çok halktır.

NatGeo’da programın yansıttığı mesaj farklıdır. Aynı atmosfer Discovery’nin savaş belgesellerinde de görülür. Bu program ya da belgeseller bana göre oldukça doğal bir akışa sahip. Bununla ne demek istiyorum? Kamera ve sunucu/aktör/asker geziye meraklı bir gözle bakar ve program sırasında deneyimler, şaşırır, öğrenir. Böylece aslında izleyici de programla beraber yolculuğun bir parçası olur. Bu durum, elinde mikrofonla tüm şehre hakim, her şeyi bilen ve kitaptan okur gibi anlatan sürekli programlardan daha doyurucudur.

Beni asıl etkileyen bu programların gelişmemiş veya az gelişmiş, gelişmekte olan ülkeleri konu edinmesidir. Bunun sebebinin politika ya da algı yaratmak gibi şeyler olup olmadığı oldukça görecelidir ve ayrı bir tartışma konusudur. Her neyse bu ülkelerde öyle ya da böyle tanık olunan ortamlar, İstanbul’da aylarca bir parça toprağa bile dokunamadan geçen zamanlarda bana evin dışındaki yapay Dünya’yı unutturur. Ardından bir miktar hüzün verir.

Kayseri doğdum ve hem orada hem de yazlarımı geçirdiğim Kırklareli’nde Bulgaristan sınırında küçük bir ilçede (Kofçaz) büyüdüm ve köyde yaşayan akrabalarımız sağolsun bir şekilde bir ayağım her zaman toprağa bastı. Bu duruma ek olarak ilk ve ortaokul yıllarımda bir off-road aracımız vardı (bir Jeep CJ5). Onun sayesinde ciddi anlamda “dağ-taş” tecrübemiz de olmuştur; buralarda tırmanır, yaralanır, ıslanır ya da üşürdüm. Fakat düşündüğümde hiçbir zaman “kamp” yaptığımızı ya da kamp yapmayı arzuladığımı hatırlamıyorum. Bunu şöyle açıklayabilirim, sanıyorum bu köyde yaşayan insanların kamp yapmakla işinin olmaması gibiydi. Kamp, yapay dünyadan şehirden bir kaçış gibi algılanırsa buna ihtiyacımız yok gibiydi.

Doğadan uzun süreler uzak kalmaya başladığım lise yıllarındaki basketbol antremanlarında yorulmak ve kış aylarında üşümek garip bir şekilde zevk veriyordu. Bunun sebebini ancak yıllar sonra NatGeo programlarıyla anlamaya başlıyorum. Bu programlarda ne zaman buzlu yolda araba iten bir sunucu görsem geçmişimden benzer bir hisler hatırlıyorum, ne zaman sunucu bir köy evinde uyusa evin kokusunu alabiliyorum. Bir ineğin, tahta taburenin, badanalı duvarın ellerimde oluşturduğu hislerinin hala zihnimde saklandığını fark ediyorum. Ne zaman birisinin ölümüne yorulduğunu izlesem o yorgunluğun ciğerlerinde yaptığı baskıyı hissedebiliyorum. Sonra aklıma sürekli “en son ne zaman…” diye başlayan sorular geliyor.

Burada, İstanbul’da bir apartmanda yaşarken parkların ya da bahçelerin tatmin edemediği bir doğallığa özlem, zor şartlarda kalma isteği, göğsün ağrıyana kadar yorulma isteğiyle ne yapacağımı bilemiyorum. Geçen sene harika denilecek miktarda kar yağmıştı, okula giderken -Davutpaşa’da- bir miktar tecrübe etmiştim. Sırf o gün tipi var diye yukarı yürüyerek çıktığımı hatırlıyorum. Bu kış gene hava şartlarının beni zorladığı anlar yaşamak umuduyla bekliyorum.

Öte yandan işin acı tarafı insan bu aşırı şehir yaşamına alışmaya da başlıyor. Kontrol edilemeyen bir üşengeçlik insanı ele geçiriyor. Bunu bana hatırlatan ve içimdeki ateşi tekrar tekrar yakan şey aslında bizi bu hayata mahkum eden televizyonun ta kendisi, sanırım biraz da ironik bir durum.

Bilgisayarlar çok kullanışlı, havalı; apartmanlar yüksek, içleri sıcak; koltuklar, yataklar konforlu, internetten avakado almak haddinden fazla pratik. Akıllı telefonlar, arabalar hatta spor salonları hepsi modern hayatımızın bir parçası ve hepsi de harika şeyler. Böyle düşünüyorum çünkü yaşadığım hayat böyle düşünmeye itiyor. Bu ikisi arasında seçim yapmak gerekmiyor çünkü çoğumuz için insan bedenini zorlamak ya da orman kokusu almak artık tatil, boş zaman, emeklilik işi. Fakat hepimiz aslında biliyoruz ki parkta koşmak, koşu bandından çok daha doyurucu. Demek istediğim şey bu.

Biyopunk Kısaları

Kimlik Yok

Duyduğuma göre bir mahallede rutin kontrol yapan polisler aynı kimlikte 14 kişiyi tutuklamış. 14 kişi.. muhtemelen eğlenmek isteyen bir grup. Böyle bir şey ilk ne zaman kayıtlara geçecek diye merak ediyordum.

Bütün insanların kimliklerini, elektronik dövmelerle değiştirdiler. RFID çiplerinin bir tür uygulaması. Buna halkın önemli bir kısmı hayır demişti ancak çoğunluk değillerdi ve hala bir ülke vatandaşı olmak isteyen herkes bu kimlik dövmelerini yaptırmaya mecbur kaldı. Başlarda her şey kolaylaşmış gibiydi ancak resmi açıklamalar olmasa da kimliklerin hackelenebildiği ortaya çıktı. Devletin düzeltmesi gereken büyük bir sorun…

Biyonik Göz

Bir gün bütün insanların kör olma riski var. Bir anda. Babam ilk biyonik gözümü taktırmak istediğimde “Kendi gözüne değil de başkasının verdiğine mi güvenceksin?” diye sormuştu. Tüm arkadaşlarım biyonik gözleri ile internette gezinebiliyordu. Hala cep telefonuyla mı dolaşsaydım.

Bir mikroçip beyne diğeri göze. Ne düşünüyorsan gözünde, ne görüyorsan beyninde. Hatta video izlerken sesler doğrudan işitsel sinirlere iletiliyor. İnanılmaz bir his. Bir şey izliyorsunuz ancak sesi kulağınızla duymuyorsunuz. Sistemin beyindeki kısmı arkadaşlar arasında bağlanıp aynı şeylere bakmamıza da olanak sağlıyor.


Parmak Uçlarımda

Birkaç yıl önce bir internet sitesinde kendi işaret parmağına bir termal sensör yerleştiren bir adama rastlamıştım. Cisimlere dokunmadan sıcaklıklarını hissedebiliyordu. Bugün parmak uçlarımda beş farklı sensör var. Belki merak edersiniz sayayım. Baş parmağımda bir mıknatıs var ve manyetik alanı hissetmemi sağlıyor, işaret parmağımda bir termal sensör, orta parmağımda bir tür radar, yüzük parmağımda bir nem ölçer (biliyorum çok gereksiz), serçe parmağımda ise bir ivme ölçer var.


Hafıza Çipi

Bunama nasıl tedavi edildi? Beynin 2. ve 5. katmanlarına elektrotlar yerleştirdiler, beyin ne zaman bir kıpırdanma oluştursa bu elektrotlar destek oluyor ve insanlar bir şeyleri daha rahat hatırlıyordu. Bunun üzerinden 30 yıl geçti.

Bunamak mı? Tek yapmanız gereken arada bir hafıza mikroçipinizi internete bağlayıp senkronize etmek. Unuttuğunuz şeyleri geri getirebilir, dahasını yükleyebilirsiniz. Ne büyük heyecandı, ilk hafıza çipleri bir kaç kilobayttı, şimdi gigabaytlarca veri kafasının altında. Ancak hala yavaş. Veri hacmi arttıkça hatırlamak güçleşiyor.

Malesef sıkıcı, herkes her şeyi biliyor. Bilmese bile internetten dakikalar içinde indirip öğrenebilir. Az gelişmiş bir uzaylı gelse “işe alırken, insanları nasıl seçiyorsunuz” dese verecek cevabımız yok. Fark etmiyor. Zaten iş gücü makineler, beyin gücü makineler. Sahi bunca insan nasıl vakit geçiriyor?


Çip Karşıtı

Kim olduğum önemli değil. Her şey buz dolabındaki abur cuburları yerken mahremiyetin tanımını düşümem ile başladı. Eski kitaplarda “gizlilik” olarak ifade edilirdi. Gizlilik… İnsanlar nerede yaşadığımı bilmiyordu fakat internetten kalp ritmimi izleyebiliyorlardı. İnanılmaz bir karmaşa. Şirketler herkese mikroçipler taktı, oldukça yüksek fiyatlara. İnsanlar bunlarla kendi bedenlerini takip edebiliyordu ve elbette inkar etseler de şirketler de. Her hizmetin bedeli olarak borcunu ödeyemeyen insanlar olduğunda şirket bir ekip gönderip çipini geri alıyordu.

İnsanlar çipleri ne için bu kadar göze alabiliyordu. Biraz moda biraz insan kapasitesini aşma heyecanı. İnternete giren bir beyin, rüyaları kaydeden cihazlar henüz ortadan kaldırılmamış hastalıkların tedavisi ve elbette biyolojik verileri sosyal ağlarda paylaşabilme imkanı.

İnternette “fazla yağlarını yakmanız için” mikroçiplere yüklenen yazılımlardan aşırı sıkıldığım bir gün, çip karşıtı bir blog oluşturdum. Başta eğlencesineydi ancak sonra kendimi bir anda insanlara çiplerini nasıl engelleyebileceklerini, çıkarabileceklerini veya hackleyebileceklerini anlatan yazılar yayınlarken buldum. İnanılmaz bir güruh bir kıvılcımı bekliyor gibiydi ve bir lidere ihtiyaçları yoktu. İnsanlara eski tanımıyla mahremiyeti vermek için yanıp tutuşuyorlardı. Biyohackerlar denilen bir kitle oluştu ve çiplere mahremiyet sınırları koyan yazılımlar ve donanımlar üretmeye başladık.

 

Biraz Eleştiri

Üniversitede verilen nasihatlerden en yaygını “mutlaka yurtdışı görmek”; farkında olunsun ya da olunmasın Türkiye’deki eğitimin yetersizliğinin kabulünden. “Yurtdışı gör ülkenin kıymetini anla” yaklaşımı oldukça istisnai bir tavır. Ülke şartlarının aslında batıdan daha kötü olduğunun içten içe kabulü kendi hayatını kurmak üzere olan kişilerde haklı olarak “yurtdışı kariyeri” hedefi olarak kendini gösteriyor.  Öte yandan pek çok ebeveyn çocuklarına yurtdışında eğitim teşviği verirken asıl olarak Türkiye’de iş bulmalarını istiyor. Bunda ülke sevgisinden çok “özlem” duygusu ve daha muhafazakar kesimlerde yurtdışında çocuğun bozulacağı, aileden veya dinden uzaklaşacağı korkusu etkili. Dolayısıyla istisnai endişeler bir yana; ortalama süreçte kişinin yurtdışında kariyer hayalini gömüp Türkiye şartlarında akıntıya kürek çekmesinin baş sebeplerinden biri ailevi endişeler. Haklı bir sebep olsa da içten içe yurtdışında daha güzel bir hayat yaşanacağının kabullenilmesi Türkiye’de görmezden gelinen bir durumun özeti.

Türkiye’deki cehalete, endişeli ve baskılı hayatın sebeplerine karşı bir çaba göstermeyip -sorumlulukları da suçları da gençlere iteleyip- aynı zamanda onları ülkede tutmaya çalışmak adaletsizlik gibi görünüyor. Bu, ülkesinde daha iyi bir gelecek; daha renkli, stabil bir hayat yaşayabilecekken yurtdışına özenme durumu yani daha iyisini tepip sırf adı Türkiye diye dışarıya kaçma isteği değildir. İstisnai düşünceleri cımbızlayarak ve gelişmiş ülkelere karşı içten içe beğeni beslerken çamur atarak beyin göçünün önünde duramadığımızın farkındayız. Bin bir zorlukla eğitim gören ve geleceğinden endişeli kişileri ülkede tutmak için bugünkü kültürel, siyasi ve dini didişmelerimizden çok daha farklı, üstün bir kafa gereklidir. Bu varılan sonuç aslında kişinin ülke geleceğinden endişelenip göç etmeye karar vermesinin de sebebi; çünkü Türkiye henüz kendini kendine pohpohlamaktan ve batıyla sidik yarışına girmeye çalışmaktan başka bir şey yapmayan göstermelik gelişen, dünya geliştiği için mecburen gelişen bir ülke ve yakın zamanda bilimsel, siyasi ya da hukuki atılım sinyali veremeyen bir ülke. İyi şeyler olmuyor değil ancak psikolojik sorunlar ve özellikle “memnuniyet”  taraf ve söylem değiştiriyor, asla çözülmüyor. Ülke birbirini “taraf” olarak görüyorsa da malesef bu, karşılıklı bahaneler ve inatlaşmalarla çözülecek iş değil.

İstanbul Papağanı

Bu yeşil papağanlar sokakta görmeye alıştığımız klasik kuşlardan kabul edersiniz ki biraz farklılar. Daha önce İstanbul’un çeşitli semtlerinde rastladığımda yakından neye benzediklerini merak ederdim ve ilk defa bu kadar yakından canlı görüyorken, beslenme davranışlarına dair görüntüler kaydetme imkanım oldu. Bir tanesini YouTube’da paylaştım, aşağıdan izleyebilirsiniz.