Kategori arşivi: Mekan

Pappa

Avrupa yakasının curcunasını insanı Kadıköy’e attığında oturup, huzura erebileceğiniz bir yer Pappa. Foursquare’de 8.8/10 Mekanist’te 4.5/5 puan almış bu mekanda bulacağınız en belirgin şey, sakinlik. Öyle deniz manzaralı sakinliklerden değil, daha kahverengi.

d918384c02d706bb97b4b9f149f2bf93

İşletmecisi Gaye Adaköy aynı zamanda Pappa’nın tek çalışanı. Kendisine arkadaş olan Smoky de kafenin kedi bonusu.

Kapının önünde bir kaç masa var ama asıl oturulması gereken yer üst katı. Smoky sizi muhtemelen orada karşılayacaktır. Antika mobilyalar ve ahşap dokulu bu katta inanılmaz rahat koltuklarda sonsuza dek oturabilirsiniz. Bu rahatlığın bir bedeli olarak kabul edelim; siparişlerin hazırlanmasını bekleyip Gaye hanımı üst kata kadar yormuyoruz.

Dilediğiniz kahveyi içebilir; yiyecek seçebilir ve en önemlisi günün tatlılarından yiyebilirsiniz ki zaten girişte tezgahta duran tatlı, sizi tavlayacaktır.

Kendinizi evinizde gibi hissedeceğiniz bu mekana bilgisayarınızı, kitabınızı ya da uzun uzun sohbet edecek arakadaşlarınızı yanınızda götürmeniz şiddetle tavsiye edilir. Olmadı orada bulunan dergi ve kitaplardan bir tanesini de kapabilirsiniz.

Nerede?

Caferağa Mh. Ruşen Ağa Sokak No:18
Kadıköy
+90 216 338 8050

Reklamlar

Bursa’da Pideli Köfte

Öğlen saatlerinde Bursa’da pideli köfte yiyordum. Küçük Saray, Bursa’da oldukça meşhurmuş bu konuda. 30 yılı aşkın bir tecrübe… Bursa’da dört adet şubesi var. Yani, kime sorsanız size bir Küçük Saray gösterir. Pideli köfte yemelisiniz, iskender değil. Zaten muhtemelen aynı lezzeti alacak, iskenderi aramayacaksınız.

Pideli köfte tahmin ettiğimden farklıydı önüme geldiğinde. Hani iskenderin özel bir sosu vardır, yemeden önce kokusuyla tat alma duyunuz harekete geçer. Siparişi verirken o koku geliyordu burnuma. Düşündüm; “boşver pideli köfteyi gel iskender ye” dedim kendime. Sonra fark ettim, lezzette pek bir farkları yokmuş. Pideler, iskenderde olduğu gibi köftelerin altına dizilmiş, tabağın bir kenarında yoğurt diğer kenarında közlenmiş biber ve domates. Ah ve de o harika sos.

Midem aldığınca yemek istiyordum. Fiyatı oldukça makuldu ama yerim yoktu ki. O an biraz korktum. Korkumun sebebi gelecek idi. Sonra da üzüldüm, üzüntümün sebebi bütçe idi. Tam olarak neydi beni korkutan? Performans kaybıydı. Olur da bir gün birden kilo alır da dilediğim gibi yeme lüksümü kaybedersem diye korktum. Ben de yiyip yiyip kilo almayanlar sınıfındanım. Hatta yemediğim dönemlerde strese giren bünyem bu dönemde yediğim en ufak şeyi bile kiloya vurur. Yani ne kadar çok yersem, kilo alma hızım o kadar yavaşlıyor. Tabi bu durumun bir geri planı da var. Yürüyen merdiven kullanmamak, atlamak zıplamak, koşmak, mümkün olan en az ekmekle yemek yemek gibi.

Evet, bir gün dilediğim gibi yiyememekten korkuyorum. Bundan korkmasam, bütçeme üzülüyorum. Keşke, diyorum. Keşke bütün insanların istediğini istediği zaman istediği kadar yiyebileceği sınırsız bir bütçesi olsa. Ama sadece yemek ve içmek eylemleri için.

Kendime de kızıyorum. Yemeği doymak için değil, yemek yemek için yiyorum, mutlu olmak, sakinleşmek için. Bu bazen aç gözlülüğe kayıyor mu bilemiyorum. Aç gözlülük sınırına dayanacaksın, diye kızıyorum. Her şeye heves edip de tabağında hepsini yarım bırakan biri değilimdir. Aldığım her şeyi yemeden kalkmam ama her şeyi yemek, çok yemek, sürekli yemek de ya bir nevi israfsa? Gereksiz kaynak tüketimi ya da acımasızlıksa?

Son olarak belki ilerde adımla anılacak bir sözüm olur bu konuyla ilgili. “Aç karnı doyurmak mücadele, tok karna dur diyebilmek iradedir.” Mutlu olmak için yiyin. Yediğinizi yakmak için de spordan fazlasına ihtiyacınız var. İçinizde, özünüzde kaldırmanız gerek uyuşukluğu, bolca gülün mesela; pozitif düşünün, uyuşuk davranmayın. Sonra belki bir gün hep birlikte Bursa’da pideli köfte yeriz.